SiyasetRSS
Tümü
04 Ekim 2010 - 23:21
SORU-CEVAP’IN BU HAFTAKİ KONUĞU DR. CENGİZ AKTAR’LA KÜRT SORUNUNU KONUŞTUK - 2

‘Demokratik özerklik Türkiyelileştirilmeli’

Kürt sorununun ve çatışmanın çözümü tartışmalarında şu ana kadar öne çıkan üç iri başlık var: 1- Silah bırakma. 2- Anadil eğitimi. 3- Adem-i merkeziyet. Bu üç başlığı da Dr. Cengiz Aktar’la konuştuk

Söyleşimizin dünkü ilk bölümünde silahsızlanma için IRA’dakine benzer, yabancı uzmanlardan oluşan bir komisyon kurulmasını öneren Aktar, silahların BM’ye teslim edilmesi fikrinin ise gerçekçi olmadığını söylüyor.

 

1- SİLAHSIZLANMA
Sizce PKK’nın silah bırakması tıpkı IRA’nınki gibi 13 yıl kadar uzayacak bir mesele midir, yoksa bu süre kısaltılabilir mi?
Bilmiyorum, her ülkenin şartları sonuç itibariyle farklıdır, ama Türkiye’nin böyle bir hazırlığı yok bir kere. Türkiye barış dilini, barışı daha yeni öğreniyor. Bakın, Doğu ve Orta Avrupa da dahil olmak üzere bütün Batı üniversitelerinde yüksek lisans seviyesinde “çatışma çözümü” dersleri verilir. Artık bir ilim haline gelmiş bir şey bu. BM’nin bu konuda muazzam müktesebatı vardır. Mesela Türk kamuoyunun yakından tanıdığı Alvaro de Soto gibi adamlar bunun uzmanlarıdırlar. Türkiye’de ise sadece iki üniversitede bunun dersi veriliyor: İzmir 9 Eylül ile İstanbul Sabancı Üniversitesi. Aradım taradım ikisinin dışında hiçbir üniversitede çatışma çözümüyle ilgili uzmanlık yok. Bizde böyle bir literatür de yok. Dolayısıyla biz bu işleri daha yeni öğreniyoruz.
Burada “Bizim kimseye ihtiyacımız yok. Biz bu işi kendi başımıza hallederiz” demek bence aşırı özgüvendir. Zaten biraz da o yüzden özellikle bu silah bırakma konusunda yabancı uzmanlıklardan yararlanmak lazım, diyorum.
Peki şuna ne dersiniz: Bölge halkı yer yer de olsa okulu boykot ediyor, camiyi boykot ediyor, seçimi boykot ediyor. Acaba bu sivil itaatsizlikler süreç içinde Kandil’in ve silahın önünü kesen bir unsur olur mu? Silahsızlanma sürecine paralel bir şekilde zamanla “Bakın ben kendi eylemimi kansız bir şekilde kendim yapıyorum, sizin silah kullanmanıza gerek yok”a dönüşmez mi?
Yok, çünkü bence artık yeni bir süreç başladı. Daha hakikaten çok çok başındayız, ama ben bu boykotları bir önceki dönemin siyaseti olarak algılıyorum. Bu noktadan sonra yeni siyasetler, başka siyasetler üretilecek gibime geliyor. Dolayısıyla boykot siyasetinin süreceğini sanmıyorum.
O zaman şimdi biraz tehlikeli ve tedirgin edici bir soru soracağım: “Yeni siyasetler üretecekler” dediniz, acaba bu mesela “askerliği boykot etmek” olursa ne olur? Kürt bölgesinden asker gönderilmemesi; orduda Kürt olmaması?
Yani bu çok tehlikeli bir şey olur. Bir kere ordunun “ulusal ordu” kavramını çok zora sokar, ki profesyonel ordu tartışmaları da bir ara alevlendi, söndü biliyorsunuz, onların arkasında da bu var zaten.
Selahattin Demirtaş galiba ilk genel başkanlık konuşmasında “Annelere sesleniyorum, çocuklarınızı askere göndermeyin” demişti. Bir iki zora girdiklerinde yine söylediler, ama önümüzdeki dönemde ya bunu daha fazla öne çıkarırlarsa?
Açıkçası ben salt Kürtlerin vicdani reddi öne çıkardıkları bir askeriyeyi düşünmek dahi istemem. O zaman hakikaten Kürtlerle Türkler savaşıyor görüntüsü çıkar. Olmaz o. O çok tehlikeli bir süreç ve negatif bir siyaset olur. Böyle bir şeyin riskini BDP dahil kimse alamaz.
Peki, Ahmet Türk’ün “Silahların BM’ye teslim edilmesi” önerisi size nasıl geldi?
O olacak bir şey değil. BM mesela mayın temizler, ama BM’nin böyle bir müktesebatı yoktur. Kaldı ki BM ile ilgili kararın Güvenlik Konseyi’nden çıkması gerekiyor ki son derece zahmetli ve çetin bir iştir. Maalesef fazla düşünülmeden söylenmiş bir laf.
Bu silahsızlanma başlığı altında konuşmamız gereken bir de şu mesele var: Demokratik Toplum Kongresi’nin geçen ay ilan ettiği “demokratik özerklik” projesinin içinde “şehir güvenliği”nin de bölgesel sağlanması talebi var. Kuşku şu: Aslında PKK hiçbir zaman silah bırakmış olmayacak. Sadece illegal alandan asayiş düzenlemeye geçecek. Yani bir tür “peşmergeleşecek”?
Çok doğru dediğiniz, bu tam peşmergeleşme olur.
Başka ülkelerde böyle bir örnek var mı?
ABD’de eyalet polisi var, ama en federal Almanya’da dahi yok. Tabii işte tüm bu ayrıntılar gösteriyor ki, bölgecilik  tartışması fevkalade önemli bir tartışma, ama yanlış yerden başladı. Kürtlerin “demokratik özerklik” talebi üzerinden başladı, Türkiye çapında bir tartışma olarak başlamadı. O yüzden bence bu tartışmayı hemen Türkiyelileştirmek gerekiyor. Kaldı ki Türkiye’nin şiddetle adem-i merkeziyetçiliğe ihtiyacı var. Bu arada görüyorsunuz değil mi; silahsızlanmayı konuşurken birden nasıl adem-i merkeziyete geçtik. Kürt meselesi böyle çünkü... Her şey iç içe ve eş zamanlı... 

 

2- ANADİL EĞİTİMİ
“Anadil eğitimi” mi, “anadilde eğitim” mi?
Vallaha düşünmek lazım bunu, çünkü bu son derece meşru bir soru.
Sizin net bir kararınız var mı bu konuda?
Emin olun yok, ama bir kere en başta şunu söylemek lazım: Çok dilli eğitimden korkmamak lazım, bir kere temel bu. Bilimsel olarak da kanıtlanmış durumda, insan beyni özellikle çocuk yaşta kolaylıkla iki, üç, hatta dört dili birden öğrenebiliyor.
Örnekler nedir?
İki dilli eğitim dünyada çok yaygın. Finlandiya’da hem Fince hem İsveççe öğrenilir. Macaristan dışındaki Macarların yaşadığı ülkelerde çok örneği var. Anadil eğitimi vermekte bir sorun yok.
Peki ya anadilde eğitim? Fizik, kimya, coğrafya, tüm müfredat Kürtçe olsa?
İşte o çok uç bir şey. O, o bölgeyi Türkiye’den ayrıştırır. Oysa amaç o değil ki... Bence Kürtlerin amacı da o değil. Kürtler aidiyet duygusunu, Türkiye’ye ait olmayı istiyorlar. Bunun yollarından biri de anadil eğitiminin önünü alabildiğine açmaktır, ama anadilde eğitim başka bir şeydir.
Yalnız Başbakan ana dil eğitimini kurslarla sınırlı tutuyor?
Kursla falan olmaz, bu devletin işidir. Devletin Kürtçeyi Milli Eğitim sisteminin içinde öğretmesi gerekiyor. Kürtçe’nin tıpkı türban gibi “kamulaşması”, kamusal “meşruiyet” kazanması, kamusal alana “buyur edilmesi” lazım. 
Kimi Kürtler “Evet, ama yetmez” diyor bunun için... Mesela “Anadilde eğitim görmezsem Kürtçe romanımı yazamam” diyorlar... Sizce anadil eğitimi, bir dili edebiyatını üretebilecek kadar kavramaya yeterli midir, yoksa bunun için illa anadilde eğitim şart mıdır?
İşte hakikaten bu tam bir uzmanlık konusu. O yüzden bence diğer ülkelerdeki iyi örneklere bakmak lazım ve tam da bu nedenle uzmanlardan oluşan komisyonlar kurulmalı diyorum. Daha ortada Kürtçe bilen hoca yok. Kitap yok. Konuşmaya konuşmaya “akültüre” bir dil olmuş durumda. Sorun çok. Öğretmen okulu bugün kurulsa 10-15 sene sonraya bu işler ancak yetişir. Ayrıca ana dilde eğitim siyaseten kabul ettirilebilecek bir şey değil. Bu “ikinci bir MEB sistemi” demek çünkü. Onun da adı artık “Milli Eğitim” olmaz. Dolayısıyla gerçekçi ve yapılabilir değil. Ben şahsen ucunu göremiyorum. Yani ne olacak? Türkçe kitapların hepsi Kürtçeye mi çevrilecek? Peki tarih kitaplarını ne yapacaksınız? Kürtler ayrı tarih mi yazacak? Burada önemli olan ortak bir tarih kitabı yazabilmektir.
Yalnız Başbakan Almanya’dan sık sık Türkler için ‘Anadilde eğitim’ istiyor?
Farkında mı dediğinin emin değilim. Ben herhalde etrafındaki müşavirler pek doğru bilgi vermediler kanaatindeyim. Ama hiç değilse Almanya bu meseleyi konuşuyor ve çözmeye çalışıyor. Mesela Alman’ın da Türkçe öğrenmesi gündemlerinde.
Oysa biz burada en fazla “Rojbaş” demesini biliriz?
Halbuki bizler de Kürtçeyi öğrensek fena mı olur? Üstelik hiç bilmediğimiz Farsçayı daha kolay öğreniriz. Çok dilli olmaktan korkmamak lazım, aksine zihin açar. 



Aktar, anadil eğitiminin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından verilmesi ve kamulaşması gerektiğini, ancak tüm müfredatın Kürtçe olamayacağını belirtiyor.


3- ADEM-İ MERKEZİYET

Demin silahsızlanmadan bahsederken konu BDP’nin savunduğu “demokratik özerklik” meselesine geldi ve bence siz çok önemli bir uyarıda bulundunuz: Tartışma yanlış bir yerden başladı, bunu bir an önce “Türkiyelileştirmek” gerekiyor, dediniz. Nasıl Türkiyelileşeceğini soracağım, ama önce şunu sorayım: Sizce nedir bu “demokratik özerklik” talebi; bir tür çıtayı yükseltme çabası mı?
Evet, ne yazık ki çıta çok yükseğe koyuldu. Türkiye daha adem-i merkeziyetçilik (desantralizasyon) tartışmasının a’sındayken şimdi resmen Kürtçe’deki q harfine kadar geldi mesele! Daha “bölge” lafı bile konuşulmazken muhtariyet, özerklik, otonomi kavramları çıkıverdi ortaya. Tabii milletin çoğu anlamadı, kimse anlamadı.  
Yine de Öcalan’ın “ekolojik toplum”undan daha anlaşılır herhalde?
Evet yani, o neydi öyle...
Kürtler de anlamadılar değil mi?
Bunu kimse anlamadı bence. Ama tabii yine de bu tartışmalardan korkmamak lazım. Sonuçta siyasi bir tartışmadır. Burada önemli olan bu tartışmayı bir an önce Türkiyelileştirmek.
İşte şimdi onu sorayım: Nasıl Türkiyelileşecek?
Tabii adem-i merkeziyetçilik tartışması Türkiye’de daha yakası açılmamış, üzerinde çok sınırlı uzmanlık olan bir konudur maalesef.
Çünkü Türkiye merkezi bir idari yapıya sahiptir ve bunun aksini söyleyen herkese bölücü muamelesi yapılır. Niye? Çünkü buradaki temel kavram bölge kavramıdır ve mastarında” böl” vardır.
Bu kadar basit olduğunu sanmıyorum?
Ben psikolojik olarak bu kadar basit olduğunu düşünüyorum ve bölge dediğinizde dahi bizde insanlar şöyle bir irkilir önce... Çünkü Türkiye’nin idari yapısı son 200 yıldır, yani 2. Mahmut’la birlikte ilk Batıcı reformların başından itibaren merkeziyetçidir. Ve bu giderek katılaşmıştır. Dolayısıyla BDP bunu demiş olmasa da bizim bu idari sistemi çağdaşlaştırmamız gerekiyordu zaten. Çünkü idari yapıyı adem-i merkezileştirirken, tüm Türkiye için uygulanabilir, doğru bir örnek bulursanız meseleyi de o arada Türkiyelileştirmiş olursunuz.
Nedir sizce doğru örnek?
Avrupa’daki bütün adem-i merkeziyetçi ülkelerin deneyimleri önemli, ama bize en fazla benzeyen ülke Fransa tabii ki. Çünkü merkeziyetçiliğini taklit ettiğimiz ülke de Fransa’ydı ve onlar dahi şimdi bir nevi adem-i merkeziyetçiliğe geçmiş durumdalar.
Ne kadar zamandan beri?
70’lerde konuşmaya başladılar, ilk yasalarını 1983’te çıkardılar, yani neredeyse 30 yıl olacak, ama hâlâ ortada bir Almanya’daki veya bir İspanya’daki sistem yok. 
Yani Almanya ve İspanya’dan daha iyi bir örnek midir bizim için?
Tabii, İspanya, Almanya bizim için çok uç örnekler. Oralara varmamıza bizim daha çok zamanımız var. Ama Fransa’daki örnek bize hemen uygulanabilir, çünkü sistem çok benziyor. Fransa’da da eskiden aynı Türkiye’de olduğu gibi vali o bölgenin Allah’ıydı. Artık Ali kıran baş kesen değiller. 22 bölgeye ayrılmış Fransa’da mesela bir bölgeden hızlı tren mi geçecek, bölge yönetimi karşı çıkıp mahkemeye kadar gidebiliyor. 
Tabii bizde artık o mahkemeye gidilebilmesi için referandumda 125. maddedeki değişikliğe “evet” dememek gerekiyordu?
Yok ya, onun yine çaresi bulunur, ben o kadar ümitsiz değilim, çünkü bölgeler mümkün olduğu kadar kendilerini ilgilendiren kararları kendileri almalı.
Bölgenin sorumlusu kim?
Bölge meclisleri var, onun başında da seçilmişler var. Kimileri hem milletvekilliği yapar hem de bir bölgenin başkanlığına seçilebilir. Genel seçimlerle bölge seçimleri ayrı ayrı yapılır.
Dolayısıyla kohabitasyon olur?
Bir nevi, çünkü o da bir denge sağlıyor, sistemi havalandırıyor. Fransa’da iktidar sağcı, ama bölge yönetimlerinin neredeyse tamamı soldadır.
Peki bize nasıl bu uyarlanabilir?
Şöyle, Türkiye’de AB uyumu için  2004’te 26 istatistiki bölge kuruldu. Kalkınma ajansları da o temelde kuruldu.
Mesela Adana-Mersin bir bölge?
Osmaniye de yanılmıyorsam içinde, adı Çukurova Kalkınma Ajansı. İstanbul, İzmir, Ankara’da birer ajans. Diyarbakır-Şırnak falan Dicle Kalkınma Ajansı. Doğu Anadolu kalkınma ajansının merkezi Van’dır. Konya-Karaman’ı kapsayan Mevlana Kalkınma Ajansı...
Bu ajansların bir idari yapısı yok ama?
Yok, ama işte benim önerim bunlar birer idari yapıya kavuşabilir. Bunları yerel yönetimle karıştırmamak lazım. Bu başka bir şey. Bütün Türkiye boyundaki ülkelerde merkezi yönetimle yerel yönetim arasında bir de bölgesel yönetim var. Avrupa’daki gelişmiş ülkelerde bu tip bir yönetimi olmayan tek ülke biziz. Tüm siyasi talepleri bir kenara bırakalım, bu bir kere iyi yönetim meselesidir.
Böyle bir yenilik sizce özerk yönetim talebini de çözer, etkisizleştirir mi?
Bir yere kadar çözer. Kaldı ki zaten demokratik özerklik olsun mu olmasın mı tartışması çok uç bir tartışmadır. Çok sofistike bir tartışmadır, Türkiye’ye bol gelir. Dolayısıyla önümüzde böyle bir bölgesel politika var. Bildiğim kadarıyla kimse de AB’ye karşı değil. Bence buradan yürüyelim, buradan yürüme imkânı var ve buna kimse karşı çıkamaz.
Bunun için anayasada değişiklik gerekir, ama değil mi?
Bakın işte, dediğim gibi nasıl her şey iç içe geçmiş durumda. Tabii, adem-i merkeziyetçiliğin anayasaya muhakkak girmesi gerekiyor. Fransızlar öyle yaptı. Üstelik Fransa Anayasası’nın birinci maddesinde hem Fransa’yı “bütüncül cumhuriyet” olarak tanımlıyor, hem de “idari tarzı adem-i merkeziyetçidir” diyor. İki tane birbirinden çok farklı kavram aynı maddenin içerisinde yer alabiliyor ve ülke bölünmüyor, aksine ülke daha iyi idare ediliyor. İspanya için de aynı şey geçerli. Biliyorsunuz, İspanya’da da Katalan bölgesi, Bask bölgesi, Galiçya bölgesi, toplam 17 bölge var, ama İspanya anayasası hem “İspanya bölünmez bir bütündür” diyor, hem de “İspanya, halklarının otonomilerine saygı gösterir” diyor. Aynı anayasa, aynı maddede... Dolayısıyla olmayacak şey değil.
Üstelik yürütmenin üzerinde denge ve kontrol unsurlarının da kurulması gerekiyor. Gerçek bir bölgesel politika merkezi yönetimi denetler, yürütme sonuç itibariyle her istediğini yapamaz.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı olan daha güçlü olan bir yürütme erki değil, Türkiye’nin ihtiyacı olan yürütme erkinin her türlü vesayetten arındırılması, ama aynı zamanda da kontrol ve dengelerin etkin olması.

BİTTİ

Reklamlar & Kişisel Ürünler

Yazarlarda Ara
Bul
Milliyet.com.tr HEP YANINIZDA
Müzikte eşlik yapılmadan, yalnız insan sesi ile şarkıların seslendirilmesine ne denir?
Markapon
©Copyright 2010