SiyasetRSS
Tümü

Perdedeki yazılar bitse de çıksak denilen filmlere benzemiyor Bal.  Yusuf’u içine çeken orman sizi de bırakmıyor.
Salonun ışıklarının yandığının farkında bile olmuyorsunuz; rüyalardan beslenen bir dünyada Çamlıhemşin’in yeşilinden, kulaklara fısıldanan sözcüklerden, baba ile oğul arasındaki sevgiden, okumayı sökmeye çalışan küçüklerin sınıfından, şimdilerde üzerlerine elektrik santralı inşa edilmek istenen derelerden kopamıyorsunuz. Semih Kaplanoğlu, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazandıran Yusuf üçlemesinin son filmi Bal’dan hareketle artık kendi adıyla anılan sinemasını, ‘Manevi gerçekçilik’ diye nitelendiriyor: “Rüya, gerçeklik, çocukluk, yoğun bir doğa, o doğanın içindeki hayat, mücadele...” Film bittiğinde rüyadan uyanmak, hayatın gerçeklerine dönmek ağır geliyor.
Bal, Yumurta ile başlayan ve Süt ile devam eden üçlemenin son filmi. Hikâyenin ise başlangıcı. Yönetmen Semih Kaplanoğlu, ‘insanın kendini keşfi’nde sinemayı araçsallaştırıyor:
“Bu dünyada bir ‘var olma’ meselesi var... İşte bununla ilgili psikoloji, felsefe, bir sürü şey... Bir de ‘yâr olmak’ diye bir şey var. Sevgili olmak... Tanrı’yla sevgili olmak. İşte yâr olduğu zaman insan belki de tam bir varoluş yaşayabilir.”
Berlin dönüşü Tuğba Tekerek’le söyleşisine, tasavvuf yüklü bir başlık atmıştı Taraf: “Bu dünyaya yâr olmaya geldik” diye.
Sinemayla bağını başka bir röportajında şöyle anlatıyordu:
“Şu olay, şu film, şu kitap, şu cümle... karşıma çıkmasaydı filmlerim böyle olmazdı, hatta belki hiç olmazdı. 1985 ya da 86’da Tarkovski’nin ‘Ayna’sını izlemiştim. Gençtim, sinema okumuştum, bir sürü film izlemiştim ama ‘Ayna’nın etkisi ve bana verdiği duygu, film yapma niyetimin fiiliyata dökülmesinde en büyük itici güç oldu. O filmde sinemanın aslında başka türlü bir sanat, tamamen manevi bir şey olduğunu gördüm.
Sanat kalple ilgilidir. Bu nedenle çok dengeli ve hassas terazilerle ölçülüp yapılması gerekir. Hikâye, senaryo, görüntü, ses ve diğerleri ahenk ve uyum içinde olmalı. Ayrıştırılamayacak hale gelmeli bunlar. Ancak o zaman filme dair bir duygu ortaya çıkıyor. Bizim sanatımızda sadeleşme, malzemede yoğunlaşma ve derinleşme vardır. Benim yapmaya çalıştığım da kendi medeniyetimizin, kültürümüzün, hayat deneyimimizin sinemadaki karşılığına gitmek.
Filmi seyretmeye başladığınız andan itibaren onun içine girebilmek ve o anın içinde kalmak. Bütün derdim o. Ama bunu da çok fazla müzik kullanmadan, diyalog kullanmadan yapmak. Bir hâl yaratmak... Film bittiğinde bir güzellik duygusu yaratmak... Ben artık sinemada güzellik duygusunun da yitirildiğini düşünüyorum. Çok fazla şiddetle, kanla dolu, sürekli entrikanın döndüğü bir sanat haline geldi sinema...”
Bal’ı mutlaka seyredin. Çocuk oyuncu Bora Altaş’ın gözüyle doğayı yeniden keşfedin.

Reklamlar & Kişisel Ürünler

Yazarlarda Ara
Bul
Milliyet.com.tr HEP YANINIZDA
©Copyright 2010