Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Milliyet Ankara Temsilcisi Fikret Bila’ya “Balyoz planı” başta orduya yönelik suçlamalarla ilgili önemli açıklamalar yaptı. Dün de Hürriyet’te Enis Berberoğlu ile söyleşisi yayımlandı.
12 Eylül darbesinden sonra Evren’in Anayasa turlarını saymazsak, 28 Şubat süreci dahil Genelkurmay başkanlarının bu denli sık konuştukları bir dönem hatırlamıyoruz.
Büyükanıt’ın 27 Nisan gecesi internet sitesine koydurduğu “e-muhtıra” da ordunun “Sözde değil özde laik bir cumhurbaşkanı adayı”ndan yana olduğunu açıklamasının ardından gelmişti. Seçime açık bir müdahale niteliğindeydi. Demokratik ülkelerde ordu bu denli ön plana çıkmaz.
Başbuğ’un demeçlerinin sekiz sütun manşet olduğu medyada, Başbakan çift sütun, ana muhalefet lideri tek sütun yer bulabiliyor! Türkiye’de askerlerin konuşma ihtiyacı son aylarda ortaya çıkan Balyoz, Kafes gibi eylem planları, darbe iddiaları, ıslak imza tartışmaları, suikastlar, intiharlar, emekli ordu komutanlarına ve görevdeki üst düzey askeri personele ilişkin soruşturma ve dava süreçlerinin de bir sonucu. TSK, bir “moral sorun” olarak bu iddialara Genelkurmay Başkanı düzeyinde yanıt verme ihtiyacı duyuyor. Ancak suçlanan kişilerle ilgili yargılamaların devam ettiği göz önüne alındığında, ordunun kurumsal saygınlığı ile kişileri “temize çıkarma” arasındaki hassas denge çok iyi korunmalıdır.
“Psikolojik harekât”tan korunmanın yolu “askeri vesayet”i güçlendirmek olmamalı. Örneğin Genelkurmay Başkanı Başbuğ, ordunun emekli subaylarla ilgili dayanışma sergilemesini “Mezara kadar sürecek” silah arkadaşlığına bağlıyor. Oysa elinde sadece kalemleri olduğu sürece gazetecilerin Mustafa Balbay konusunda böyle bir şansları yoktur. Prof. Mehmet Haberal için de durum aynıdır. Dursun Çiçek hâlâ savunulmaktadır. Saldıray Berk’in ifadesi bu gidişle alınamayacaktır!
23 Şubat’ta Ankara’daki “or”lar toplantısında bu kararlılık sergilendiği için eski kuvvet komutanları serbest bırakılmışlardır. O gece, “istifa” konuşulmamış, ancak hükümet bile olayı bir “muhtıra” hazırlığı şeklinde algıladığı için Başbakan’a vekâlet eden bakan, karargâhı ziyaret ihtiyacı duymuştur.
Bunlar normal demokratik ülkelerde olan şeyler değildir. Susurluk skandalının yaşandığı bir ülkede, el bombası yüklü bir kamyon Ankara’ya valilikten habersiz girebilmektedir. Başbuğ, olayı değil, ihbarı “ürkütücü” bulmaktadır.
Şeffaflık ve hesap verebilirlik açısından bu tür konuşmalar işe yarıyor olabilir. Ancak Genelkurmay başkanlarının sürekli demeç verme ihtiyacı duyduğu, manşetlerden inmediği Türkiye bu haliyle AB adaylığının uzağında “üçüncü dünya ülkesi” görünümü çizmektedir.
Normalleşme böyle olmaz!








