SiyasetRSS
Tümü

Özal’ın düşüydü; Anayasa’yı değiştirip başkanlık rejimine geçmek. Şimdi AKP lideri Tayyip Erdoğan, 2011 seçimleri sonrasında kafasındaki “model”i tartışmaya açıyor.
ABD örneğinden hareketle, Türkiye’nin de başkanlıkla yönetilmesini savunmuş: “Başkanlık sisteminde kongre, parlamento çok daha etkili hale gelecektir. Ama şu anda durum pek öyle değil. 411’in aldığı kararın önü atanmışlar tarafından kesiliyor.
Şu anda yüksek yargının kimseye hesap verme diye bir sorumluluğu yok. Biz istiyoruz ki yavaş yavaş bir geçiş sağlayalım... 2011’den sonra atılacak adımlarda bu geçişin de sağlanması lazım. Belki Türkiye’nin gündemine yeniden başkanlık sistemi gelecek. Bu da olabilir. Rahmetli Turgut Özal zamanında çok konuşuldu. Yepyeni bir anayasayla, halkımız bize bu yetkiyi verirse, gündeme gelebilir ve tartışabiliriz.”
Başbakan Erdoğan, anayasa değişikliği paketi üzerinde TBMM’de henüz bir uzlaşma sağlanamamışken, referandum belirsizliğini korurken, “2011 gündemi”ni tartışmaya açtı.
İlginçtir. 60 yıllık çok partili siyasal tarih sürecinde Menderes’ten Demirel’e, Özal’dan Erdoğan’a merkez sağ/muhafazakâr partiler “tek başına” iktidar olmalarına karşın, “ülkeyi yönetmenin güçlüğünden” şikâyetçi oldular. En az ikişer dönem Meclis’te “salt çoğunlukla” hükümet eden sağ liderler, sürekli Anayasa’dan yakındılar. Demirel, yıllarca “Bu Anayasa ile ülke yönetilmez” dedi. Özal, 12 Eylül 1983 koşullarında darbenin olanca baskısı, yasakları Türkiye’nin üzerine çökmüşken “muhalefetsiz” bir dönemde Başbakanlık yaptı. “Tek adam”lığı ilan etti. Çankaya’ya çıktı. Körfez Savaşı’nda, hükümeti “baypas” etti. Daha fazla güç istedikçe, partisini zayıflattı ve nihayet “Özal’dan sonra” ANAP diye bir parti kalmadı!
Başbakan Erdoğan da, 8 yıllık AKP iktidarından sonra ABD başkanlarına özgü “yetki”lerle donatılmış bir başkanlığa geçiş istiyor. Oysa bugün Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, TBMM Başkanlığı AKP’nin elinde. Daha fazla “güç” istemenin tek gerekçesi “yargı” ise Anayasa değişikliğiyle bu da sağlanıyor! Geriye ne kalıyor?
ABD Kongresi’ni “demokrasinin işlerliği” açısından TBMM’ye örnek göstermek doğru mudur, tartışılabilir. Örneğin Obama, “sağlık reformu”nu Kongre’den geçirmek için neredeyse iki yılını verdi.
11 Eylül saldırılarından sonra ABD’yi Afganistan ve Irak’ta bataklığa sokan George W. Bush’u “frenleyen” bir Kongre olsaydı, “kitle imha silahları” yalanıyla 1 milyon insan boşuna ölmezdi.
1 Mart 2003’te TBMM’de, “iktidar-muhalefet” dengesi olduğu için tezkere reddedildi.
Sorun daha fazla “yetki”ye sahip olmaktan çok “demokrasi kültürü”nde düğümleniyor. Lider oligarşisi ve politbüroların egemenliğine dayalı ülkelerde “başkanlık”, diktatörlüğe giden yol olur.
İyi düşünülmeli.

Reklamlar & Kişisel Ürünler

Yazarlarda Ara
Bul
Milliyet.com.tr HEP YANINIZDA
©Copyright 2010