Başkanlık, ancak seçim sistemi değişirse güçlü bir Meclis ve kuvvetler ayrılığı getirir. Bu durumda-?Erdoğan 2012’de Çankaya’ya çıkmak isteyebilir
aşbakan Tayyip Erdoğan dün atv’de ilk kez 2011 seçimleri sonrasında başkanlık sistemine geçme niyeti konusunda bu kadar net sinyal verdi.
Gerçi Erdoğan, 2003’ten beri ne zaman gündeme gelse, bu konuya sıcak baktığını gizlememişti. Ancak dün ilk kez tarih verdi ve 2011 sonrası millete gitmekten söz etti.
Bu demektir ki, artık anayasa referandumuna kadar konumuz başkanlık sistemi olacak; sandık gerçekte “HSYK şöyle mi-böyle mi olsun?” değil, “Erdoğan Başkan olsun mu?” diye sorulan bir plebisite dönüşecek.
Peki bu, AK Parti anayasa paketinin daha kolay geçmesine mi yoksa sandıkta takılmasına mı neden olur? İşte asıl büyük ikramiye, bu soruyu bilene. Görüştüğüm CHP ve MHP’liler, “Hükümeti sevmeyenler sevenlerden fazla. İş Erdoğan’a kilitlenirse AKP yara alır” diyor.
Tarhan Erdem gibi uzmanlar ve AK Parti’nin seçim stratejistleri ise, tam tersine “Türkiye’nin en popüler siyasetçisi hâlâ Erdoğan. Eğer sandık ‘Tayyip’e Evet mi Hayır mı?’ sorusuna kilitlenirse bundan muhalefet zararlı çıkar” diyor.
Bakalım kim haklı çıkacak?
AKDOĞAN İNCELEDİ
Ancak dönelim başkanlık sistemine. Başbakan’ın bu açıklamasının, paldır küldür yapılmamış olduğu belli. Erdoğan, bu sözlerle hem biraz gündem değiştiriyor, hem de kafasının gerisindekini tartışmaya açarak kamuoyunu hazırlıyor.
Gerçek şu ki, AK Parti 2003’ten beri Erdoğan’ın talimatıyla ABD’deki başkanlık sistemini çalışmakta. İlk raporlar, parti kurulma aşamasında yazıldı. Ardından AK Parti’nin birinci döneminde aralarında Cüneyt Zapsu’nun da olduğu danışmanlar, mevcut sistemden başkanlık sistemine adım adım nasıl geçileceği üzerinde çalıştılar.
Ve son yıllarda Erdoğan’ın yanından bir saniye bile ayrılmayan danışmanı Yalçın Akdoğan, ABD’deki başkanlık sistemini incelemekteydi.
GÜL?NE?OLACAK?
Ancak başkanlık sistemine geçiş, yepyeni bir anayasa gerektiriryor. Erdoğan’ın başkanlık sistemine geçiş konusunda ikna etmesi gereken tek yer Meclis ve kamuoyu eğil, aynı zamanda Çankaya. Cumhurbaşkanı Gül, geçen ay Hindistan’da kendi görev süresiyle ilgili “5 yıl mı 7 yıl mı belli değil” sözleriyle 2014’e kadar Çankaya’da kalabileceğinin sinyalini verdi.
Peki Erdoğan, 2011’de “başkanlık sistemi” vaadiyle seçim kazanırsa, bu Gül için ne anlam ifade edecek? Böyle bir durumda, 2014’e kadar baklamaya razı olacak mı, yoksa Başkan olarak 2012’de Çankaya’ya çıkmaya mı hazırlanacak?
Kuşkusuz kamuoyu sıcak bakarsa, Erdoğan 2012’de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk “Başkan”ı olmak isteyecek, Gül’ün ikinci dönem cumhurbaşkanlığı zora girecektir. Ancak iki siyasetçi arasında açık bir “çekişme” bekleyenler yanılıyor. Bu soruların cevabı, kapalı kapılar ardında iki adam arasında uzlaşmayla ve ancak 2011’de yanıtlanacaktır.
BAŞKAN’A “FREN-DENGE”
Peki başkanlık sistemi Türkiye’ye uyar mı? Özal’dan beri tartışılıyor. Başkanlık sistemini savunanlar, bunun istikrar ve gerçek anlamda kuvvetler ayrılığı getireceğini, halk iradesini yasama ve yürütmeye yansıtacağını söylüyor.
Karşı çıkanlar ise başkanlık sisteminin “tek adam diktatörlüğüne” dönüşeceğini, üstelik ABD’deki federatif yapının Kürt sorunu nedeniyle Türkiye’yi “bölünmeye” götüreceğini söylüyor.
Hemen belirteyim ben bu kaygıları paylaşmıyorum. Başkanlık sisteminin mevcut durumdan daha iyi olacağını düşünüyorum.
Neden, çünkü asıl sorun, Türkiye’deki mevcut parlamenter sistemin, gerçek bir parlamenter sistem olmayışı. Başbakan ve parti liderlerinin, Meclis’i tamamen kontrol ettiği; Meclis’in ise hiçbir biçimde yürütmeden hesap soramadığı garip bir yarı-başkanlık sistemi var Türkiye’de. Yargı-yasama-yürütme arapsaçı gibi birbirinin içine girmiş durumda.
Başbakan çok güçlü; Cumhurbaşkanı fazla yetkili; Meclis ise çok zayıf. Halihazırda kârlı çıkan parti liderleri, sorumluluğu olmayan Cumhurbaşkanı ve hükümet. Kaybeden? Meclis, milletvekilleri ve dolayısıyla halk.
Başkanlık sistemi, en azından gerçek anlamda kuvvetler ayrılığını garantileyebilir, eğer seçim sistemi değişirse parlamentoyu güçlü kılabilir ve Meclis’e “fren-denge” (checks and balances) dediğimiz “Başkan’ı denetleme” rolünü verebilir. Örneğin ABD’de olduğu gibi Başkan’ın yaptığı atamalar, parlamento denetiminden geçmek zorunda kalacaktır; milletvekilleri daha özgür olacaktır.
En önemlisi, başkanlık yasama-yürütme-yargı arasında bozulan dengeyi kurup, bu güçleri birbirini gerçek anlamda denetleyen mekanizmalar haline getirebilir.
SEÇİM SİSTEMİ DEĞİŞMEZSE “SULTANLIK”
Ancak tüm bunlar, sadece ve sadece “seçim sisteminin değişmesi” durumunda olabilir. Mevcut sistem, milli irade değil, parti liderlerinin iki dudağının arasında. Dar bölge sistemi yok; listeleri liderler yapıyor; kimin nereden seçileceğine onlar karar veriyor; vekiller de millete değil Deniz Baykal’a ya da Tayyip Erdoğan veya Devlet Bahçeli’ye sorumlu.
Bu değişirse, başkanlık sistemi Türkiye için bir çıkış olabilir.
Seçim sistemi ve baraj değişmezse, başkanlık sistemi “tek adam” yönetimine dönüşür, hükümette kim olursa olsun, Latin Amerika ve Afrika’da olduğu gibi “diktatoryal” eğilimler doğabilir.
Bunu nereden mi çıkarıyorum? Ak Parti Milletvekili anayasa hukukçusu Zafer Üskül’ün 2005’te verdiği mülakattan... Üskül başkanlık sistemine topyekün karşı “Başkanlık sistemi seçilmiş sultanlıktır. Yürütmenin tek bir kişiye verilmesi, diktatörlük eğilimini ortaya çıkarır” diyor.
Ancak ne yazık ki, konu bu hafta Meclis gündemine geldiğinde, Üskül asla ve asla bu görüşlerini dile getiremeyecek, muhtemelen sessiz kalmayı yeğleyecektir. Haksız da değil orada vekil olması, halkın oyundan ziyade Başbakan’ın kendisini hangi ilden kaçıncı sıraya koyduğuyla ilgili...
Oyse seçim sistemi de değişmiş olsa, vekiller her gün liderleri memnun etme kaygısıyla değil “seçmenim ne istiyor, vicdanım ne diyor” diyerek oy kullanacak.
Emek sineması Apollo büstü mü?
İstanbul Film Festivali kapanış gecesinde birbiri ardına sahneye çıkan sanatçılar “Emek sineması yıkılmasın” diyor, salondan büyük alkış kopuyor, yanımda oturan annem, derin bir iç çekiyor. Semih Kaplanoğlu ve Yeşim Ustaoğlu “Sinemayı burada öğrendik” diyor, birbiri ardına “Yıktırmayacağız” sesleri geliyor.
İyi de, o Emek Sineması’na en son ne zaman gittiniz? Sinema dökülüyor, müşterisi kalmadı deniyor. Emek bakımsızlıktan çürürken, insanlar daha konforlu, daha donanımlı salonları tercih ediyor. Üstelik, anladığım kadarıyla masadaki proje yıkım değil “renovasyon.” Yani dış cephe olduğu gibi kalacak. Ne olur dökülen bir sinemanın içi yapılsa? Sinema bir arkeoloji müzesi gibi olmak zorunda mı?
“Aman” diyorum kendi kendime “Sakın bu konuda bir şey yazmayayım.” Yine duyarlı, kültürlü, sosyal-demokrat ailenin “hain evladı” rolüne düşeceğim. En basitinden, çocukken beni festival boyunca Emek Sineması’na sürükleyip ufkumuaçan annem üzülecek. Her zamanki nezaketiyle, “Yanlışsın” demek yerine iki gün sonra telefonda, “Emek yıkılmasın, tarih ölmesin” diye hamasi bir yazı patlatan bir yazıya dikkat çekip, “Bugün falanca da çok güzel yazmış” diyecek.
Evet, o yüzden bu konuyu ele almıyorum. Ama Emek Sineması projesinin, aydınlar nezdinde sanki Darfur’daki soykırımmış gibi tepki görmesine şaşıyorum. (Sahi Darfur’da soykırım, Güneydoğu’da işkenceler yaşanırken benzer bir kolektif hassasiyet var mıydı film festivalinde?)
Doğrusunu söylemek gerekirse, anlatılan proje benim de içime sinmedi. Alışveriş merkezi tamamen gereksiz; salonun üste taşınması da.
Ancak binanın renove edilmesi, içinin değiştirilmesi, ferahlamasına taraftarım. Arada, projeyi revize ederek, bir orta yol bulunabilir.
Sinemalar, arkeoloji müzesi değil, insanların mutluluğu için yapılan yerler. Sorsanız Beyoğlu esnafı ve sinemaseverlerin çoğu Emek’in restorasyonuna evet diyecektir. Nasıl ki, Boğaz köprüsüne, yeni yollara, şehrin gelişimine ve “duyarlı aydınların” hayır dediği birçok şeye evet dedikleri gibi.
Tarihsel dokuyu koruyalım. Ama antika bir lahit gibi Emek’e “dokunmamak” çözüm değil. Belediye planı revize etsin, sinema daha makul koşullarda renove edilsin, sinemaseverler Emek’e gider hale gelsin.








Devlet ve Sol Fraksiyonlar!