SiyasetRSS
Tümü
27 Ocak 2010 - 01:00

Devlet zarar etse de Güneydoğu’ya gitmeli

Baykal, “Türkiye işsizlikte dünyanın ikinci en büyük ülkesi oldu. Ayşe Teyze’nin oğlu işsiz kaldı. Kazananlar faizciler. Güneydoğu’da zarar etse bile bazı işletmelerin ayakta tutulması devletin çok önemli bir görevidir. Kamu görevleri, liyakat esasına göre değil, sadakat ve cemaat dayanışması ölçülerine göre yürütülüyor” dedi

 

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’la söyleşimize başlarken, anımsarsanız, “Asıl ekonomiyi konuştuk, ama önceliği yine malum sıcak gündem aldı” demiştik. Bugün ekonomi başlığı altındaki o bölümü yayımlıyoruz. Soru-cevaptan ziyade daha anlaşılır ve daha özet olabilmesi için CHP liderinin kendi perspektifinden ortaya koyduğu tabloyu yine kendi ağzından aktarıyoruz:

AKP’nin üç avantajı
AKP’nin ekonomiyi daha iyi yönetebilmek adına üç büyük avantajı vardı:
1- Türkiye’de bir iktidar tek başına, sekizinci iktidar yılındadır.
2- Bu sekiz yılın 2007’ye kadar olan çok önemli bir kısmı, dünya ekonomisinin çok uygun bir konjonktüründe yaşanmıştır.
3- Ve bu dönem Türkiye’nin çevresinde önemini, ağırlığını artıran ABD’nin Irak’a müdahalesi, İran’da kendisini gösteren kriz, Filistin sorunu, Suriye-İsrail ilişkileri gibi gelişmelerin yaşandığı bir dönem olmuştur. 

AKP döneminden üç rakam
Sekiz yıllık avantajlar döneminin çok iyi değerlendirildiğini söylemek mümkün değildir. Rakamlar ortadadır. Ben ise onlardan sadece üçünü vereceğim:
1-Dünyanın 149 gelişme yolundaki ülkesi arasında Türkiye 2002 yılına 20’nci hızlı büyüyen ülke olarak girmiş, ancak 2007’de 100’üncülüğe, 2009’da da 136’ncılığa düşmüştür.
2- Türkiye’nin 1923-2002 yılları arasındaki 80 yıllık ortalama kalkınma hızı 4.2. AKP iktidarının kendi döneminde gerçekleştirdiği kalkınma hızı ise 4 ya da 4’ün altı. Üstelik bütün dünya ülkelerinin müthiş kalkınma sıçramaları yaptığı bir dönemde.
3-Yine bu dönemde 80 yıldaki hükümetlerin toplam iç ve dış borcunun iki katından fazla borç yapıldı. Ama, o da yetmedi, Türkiye’nin kendi varlıklarını satarak 40 milyar dolar ek kaynak yarattılar. 

Krizden 2009 değil, 2001’de kurtulduk
(Küresel krizde en dayanıklı çıkan ülkeler arasında olduğumuzu söyleyince Baykal şöyle devam etti):
Türkiye’de kriz finansman krizi olarak çıkmadı, reel sektör krizi olarak çıktı. Amerika’da ise finansman krizi olarak başladı, sonra reel sektör krizine dönüştü. Türkiye’de niye finansman krizi olarak çıkmadı? Çünkü, finans, bankalar sistemiyle ilgili 2001’de çok ciddi önlemler alınmıştı. O sayede bugün Türkiye finans sektörü, küresel bir krizi taşıyabilmektedir. Bu iktidarın katkısıyla ortaya çıkmış bir olay değildir. 

Dünyanın ‘en işsiz’ ikinci ülkesiyiz
Finans sektörü krize girmedi, ama sokak krizde. Türkiye’de ekonomi yüzde 6 civarında daraldı. Bu dünya çapında büyük bir olaydır. Amerika bu kadar daralmadı. Sıfır kalkınma düzeyini bırakın, eksi 6 oldu 2009’da. Bu ne demektir? Çok büyük işsizlik demektir. Türkiye işsizlikte dünyanın ikinci en büyük ülkesi konumunda. Geçenlerde teker teker saydık, bu son dönemde 20 kadar sevilen, başarılı işadamı intihar etmiş. 

Çiftçi rantın kurbanı oldu
Bu dönemde Türkiye’nin küçük ve büyük baş hayvan varlığı 1.4 milyon azaldı. Öyle bir süt fiyatı, öyle bir et fiyatı politikası uygulandı ki, yıllar boyunca insanlar kestiler hayvanlarını.
Ekilen arazi miktarı iki milyon hektar daraldı. Şimdi daha az üretim yapabilecek toprağa sahibiz. Niye, ne oldu o araziler? Rant arayışının kurbanı oldu. Şimdi çiftçi perişan halde. Girdi fiyatları olağanüstü artıyor. 

Türkiye şişti ama büyümedi
Pek çok sanayi tesisi kapandı. Yabancı sermaye geldi, tahvil, hisse senedi ya da bir miktar özelleştirme dolayısıyla değerlendirilen sermaye oldu, ama yatırım yapmadı.
Türkiye’de büyüme, yeni tesislerin açılmasını ve yeni insanlara iş verilmesini sağlayacak bir büyüme olarak gerçekleştirmedi. Bir şişme olarak gerçekleşti. Gücünü büyük ölçüde bir finans sektöründen bir de ithalattan aldı.

Kazanan faizciler oldu
Bu dönemde kimin para kazandığını anlamak için faiz olayına bakmak bize yardımcı olur. Türkiye’nin faize ödediği para yatırıma harcadığı parayla mukayese edilemeyecek kadar fazladır. Parayı kazanlar da yatırım yapanlar değil, parasını faize verenler, parasını işletenler olmuştur. Türkiye’de sanayi çökerken bankacılık sektörü çok büyük bir kazanç sağlamıştır.

İstihdam için yeni politika şart
Türkiye’nin rekabet kabiliyetini ve mukayeseli avantajlarını ortaya çıkaran, üretimi, istihdamı, ihracatı arttıran bir sanayileşme ve yatırım politikasına çok acil ihtiyacı var. Aklı başında iş çevreleri de bize “Çok doğru söylüyorsunuz, mesele budur” diyor.
“Biz gelirsek yeni bir sanayi hamlesi başlatacağız” gibi iddialı laflar söylemiyorum, ama yeni bir sanayileşme politikası belirleyeceğiz. Başka türlü istihdamı artıramayız, ki bize göre Türkiye’nin en önemli meselesi istihdamdır. Türkiye’de sosyal, hatta siyasal sorunların temelinde dahi bu ülkenin insanlarına iş vermekte yetersiz kalması yatıyor. 

İthalatın artması Ayşe Teyze’yi üzüyor
Türkiye büyük bir borç yükü içinde. Bu borç çevrimi zorunluluğu, Türkiye’yi yabancı sermaye girişine yardımcı olacak bir kur ve faiz politikasına itiyor. Bunun sonucunda da ithalat çok büyük bir hızla artıyor. İhracat da artıyor ama ihraç ettiğiniz her ürünün içinde ithal girdileri giderek çok daha fazla yer tutuyor.
Sanayi çöküyor. Haliyle sanayiciler kendi ülkemizde üretilen ara malı değil, destekli fiyatlarla önümüze gelen ithal ara malı almaya yöneliyor.
Bu da gelip yine istihdamı çökertiyor. Çünkü yaptığınız her ithalat aslında o ülkelerin işsizliğiyle mücadelelerine katkı oluyor, ama kendi ülkenizde işsizliği yaratıyorsunuz. Ne oluyor? Ayşe Teyze’nin oğlu işsiz kalıyor. Zaten bütün mesele de budur.

2 milyon insan tarımdan koptu
Sanayileşmeden sonra ikinci önemli başlığımız tarımdır. Zaten işsizliği artıran başlıklardan biri de bu. Son dönemde iki milyona yakın insan tarımdan kopmak zorunda kaldı. Tarımın desteğinin artırılması bize göre çok temel bir olay. Ve bu da tarımda yaşayan insanlara bir şefkat ve merhamet anlayışıyla ilgili değildir. Türkiye, daha istikrarlı, insanların çalıştığı, daha dengeli ve kalkınmayı, sanayileşmeyi besleyen bir tarıma sahip olabilmesi için bunu yapmak zorundayız. 

GAP’ta büyük ihmal var
Bakın bu çerçevede çok büyük ihmaller de yaşandı. Mesela GAP, Türkiye’nin çok temel milli bir projesi. Ne yazık ki, bunun oradaki halkı en çok ilgilendiren sulama bölümünü neredeyse bu hükümet askıya aldı. Hele bu yedi yılda tamamen kendi kaderine terk ettiler.
Oysa yüz binlerce insanın refahını artıracak bundan daha öte bir şey var mı? Bunu sağlayacak olan yatırım da atla deve değil. Ama yapmadılar.

Güneydoğu’daki insan işsiz kaldı
İkincisi Güneydoğu’da mesela pek çok ekonomik kurum ve sanayi tesisi kapatıldı. Niye kapatıldı? Çünkü, “Biz Türkiye’de yeni bir ekonomi politikası anlayışı uygulayacağız. Ona göre bunlar zarar ediyor. Kapatılsın” denildi. Muhtemelen zarar da ediyorlardır, ama bu çok yanlış bir hesap olmuştur.
Türkiye’de özellikle Güneydoğu’da zarar edecek olsa bile bazı ekonomik işletmelerin ayakta tutulması devletin çok önemli bir görevidir. Çünkü sonuç nedir? O bölgedeki insan işsiz kaldı. Bu da bize ekonomik politikamızın bütün ülke için aynı mantıkla yapılmaması gerektiğini gösteriyor. Çünkü bunu yapmamamız halinde devletin üstleneceği yükün bedeli hiç de diğerinden daha az değil, hatta daha fazla olacaktır.

Yanlış teşvik başarılı kentleri çökertti
Üçüncü büyük hata teşvik politikasında oldu. Öyle bir yeni teşvik, politikasına geçtiler ki, Denizli, Gaziantep, Adana gibi kendi gayretiyle ihracat yapabilir hale gelmiş, başarmış yerlerdeki sanayi kuruluşlarına zarar verdiler. Onlara yapay rakip üretecek bir teşvik politikası getirdiler.
Sonunda başarmış olan o yerlerdeki işletmeler ya kapandı, ya da başka yerlere transfer olmak zorunda kaldı. Yani kendi elimizle Türkiye’de başarıya ulaşmış olan yerleri perişan ettik.

 

Aile, ailede de kadın temel olmalı
Yardımlaşma elbette kaçınılmaz bir ihtiyaçtır ve kimsenin de bunu küçük görmeye hakkı yoktur, ama Türkiye’deki yoksullaşma yardım dağıtılarak bertaraf edilemez. Çarkı kırmanın tek yolu ise yine aynı üç maddeden geçiyor:
1-Yeni bir kalkınma
2-Yeni bir sanayileşme
3-Yeni bir tarım politikası.
Türkiye’nin, çağdaş dünyanın şartlarına uygun, yeni bir sosyal dayanışma kurumlaşmasına ihtiyacı var. Biz bu alanda “aile dayanışma örgütlenmesi”ni ön plana çıkarıyoruz. Sosyal dayanışmayı, bireysel olarak değil, aile düzeyinde ele almak lazım. Çünkü, ekonomik sıkıntının, yoksulluğun çözümünü insanlar teker teker değil, aile ortamında arıyorlar.
Bizim aileyi, ailede de kadını temel alan bir sosyal yardımlaşma projemiz var. Bunun için ilk yapılması gereken aile bazında bir yoksulluk haritasının çıkarılmasıdır. Sonra her aileden birini istihdama çekmek  gerekiyor.
Bileceksiniz, her sokaktaki durumun ne olduğunu. Ve bunu da parti olarak değil, sosyal kurum olarak yapacaksınız.

 

4C yapay bir ur
4C, son anda gelişmiş, yapay bir ur. Çözülmez bir problem değil. Mesele şu: AKP’den önce 4C sadece DİE’deki anket yapan üniversite öğrencileri vs. içindi. Ama, bunlar özelleştirme yapılırken tuttular bunu özelleştirmeden dolayı işsiz kalan insanlar için de kalıcı bir istihdam kategorisi olarak tasavvur ettiler. Peki, kardeşim sen niye insanları mağdur ediyorsun? Şimdi sen özelleştirme yapacağım diyorsun, satıyorsun. Güya ekonomi gelişsin diye özelleştirme yapıyorsun.
Sonuç ne oluyor? Adam orayı kapatıyor, arsa yapıyor. Ne oldu orada çalışan insanlar? Fazla mı çalışan var? Bana ne diyemezsin. Onları alıp çalışacağı bir yere vereceksin, veya yeni bir yatırım yapacaksın. Satarken içindekiyle sattım diye bir şey olur mu? O hayatını ona göre kurmuş. Bu insanların ekmeğini ağızlarından nasıl alırsın?



Baykal, “4C, son anda gelişmiş, yapay bir ur. Satarken içindekiyle sattım diye bir şey olur mu? O hayatını ona göre kurmuş. Bu insanların ekmeğini ağızlarından nasıl alırsın?” dedi.

Emekliye sahip çıkmak topluma sahip çıkmaktır
Bizim programımızda emekliler çok büyük bir öncelik taşıyor. Aile Türkiye’de önemli demiştik. Emekliler de o aileler için önemli. O sınırlı imkânlarıyla sadece kendilerine değil, çocuklarının, torunlarının hayatlarını da kurtarıyorlar. Eğer bir emekliye sahip çıkarsanız, aslında toplumun tüm kesimlerine sahip çıkıyor oluyorsunuz. Emeklilere verilen her ek destek, şunu bilin ki gitmesi gereken yere en iyi şekilde gider. Gerçi burada bölük pörçük benim projeleri de alıyorsunuz, ama olsun, söyleyelim: Biz çok iddialı bir emekliler programı hazırlıyoruz. 

200 bin öğretmen ihtiyacı var
Türkiye’de maalesef çalışma hayatına da çok ağır darbeler indirildi. Sendikalar perişan. Toplu sözleşme kapsamında yer alan insanlar giderek azaldı. Sosyal güvenlik sistemi içinde yer alan insan sayısında yine bir azalma var. Halbuki insan sayısı artıyor, ama artık her şey kayıt dışında. Hele de bu taşeron kullanma tamamen asgari ücret düzeyini esas alan bir anlayışı hakim kılmak için devlet dairelerinin bile temel uygulaması haline getirildi. Kariyer niteliği çok büyük önem taşıyan öğretmenlik gibi meslekler “sözleşmeli öğretmenliğe” dönüştürüldü. Oysa Türkiye’de 200 binden fazla da öğretmene ihtiyaç var.

 

Devlet memuriyetini yeniden tarif etmeli
Türkiye’nin çalışma yaşamında yeni bir düzenlemeye, yani bir esnekliğe ihtiyacı var. Bunu ben de görüyorum. Yani, “Ben tekkeye geldim, çorbamı içerim”, böyle bir şey yok artık. Devlet memurlarının, işçilerin daha bir esnek çalışma ortamına sokulmasında yarar var, bunu kabul ediyorum, ama bu o değil.
Bunun bir ortasını bulmak lazım. Devlet memuriyetini yeniden tarif etmek lazım. Bu sadece bizim de değil, dünyadaki tüm sosyal demokratların sorunu.  

Kamuda, sadakat ve cemaat ölçüsü geçerli
Bu iktidar dönemine özgü yanlışlıkları saptarken, bir temel nokta da kadrolaşma. Siyasi yönünden tamamen ayrı tutarak, sadece ekonomi başlığı altında dahi bunu irdelememiz gerekiyor. Kamu görevleri, liyakat esasına göre değil, sadakat ve cemaat dayanışması ölçülerine göre yürütülüyor.
Bu dayanışma kendisini öncelikle yerel yönetimlerde, sonra ihale sisteminde gösteriyor. Ülkenin kaynaklarını kullanma açısından kadrolaşma büyük önem taşıyor. Devletin harcadığı paranın yönlendirilmesi, krediler bu ölçülerle şekilleniyor. Sonunda ne oluyor; bu şahsi tercihler ekonomik rasyonaliteyi çatlatıyor.

 

Artık yarı resmi şirketler oluştu
Bir başka konu siyaset ve ticaret iç içe geçmiştir. Hatta bazen ulusal siyaset değil uluslararası siyaset iç içe geçmeye başlamıştır. Bunun altını çizmenizi özellikle tavsiye ederim. Bu dediğimin belgeli olanları var, gelecekte belgelenecek olanları var.
İktidarın bazen ticari kuruluşları himaye anlayışı öyle belirgin hale gelmeye başlıyor ki, bazı şirketler neredeyse yarı resmi nitelik kazanır hale geliyor. Yani rekabet kurallarının işleyemeyeceği şirketler var şu an Türkiye’de.
Resmi bir ağırlık kazanmış şirketler var. Büyük bir ihale mi var? Kim alır acaba; öyle bir soru yok. Cevabı açık. Bu hale geldi ekonomi. Serbest pazar ekonomisi kuralları bir yana bırakılıp, bir konsantrasyon başlıyor. Bir hegemonya ekonomisi ortaya çıkıyor. O da tabii sonra başka alanlara dönüşüyor. Mesela medyaya dönüşüyor.

Dikkati çeken iki ziyaret
Başbakan’ın, Rusya ziyaretinden sonra “nükleer santral yapma işini verdik” dendi. Niye başka ülkelerin, başka şirketlerin de teklif vermesinde yarar görmüyoruz? Başbakanlar böyle dağıtacaksa bu işin anlamı ne?
Hariri’ye, Lübnan Başbakanı’nın ziyaretine gelelim. Hariri’ye biz daha önce Telekom’u satmıştık. Tarlanın taşıyla tarlanın kuşu vuruldu deniliyor. Ne müzakere edildi onunla?

 

BİTTİ

Reklamlar & Kişisel Ürünler

Yazarlarda Ara
Bul
Milliyet.com.tr HEP YANINIZDA
©Copyright 2010