Dünya, geçen haftaya kıyasla bugün daha fakir. Söz ettiğim kişi başına düşen milli gelir, alışveriş merkezleri ya da gezegendeki araba kullanımıyla ilgili bir ölçüm değil.
Söz ettiğim entelektüel fakirlik. Bir adamın, sadece bir adamın, aramızdan ayrılırken yanında alıp götürdüğü çuval dolusu fikir, arayış, yazılmamış kitap ve makaleden dolayı ‘Artık daha fakiriz’ diyorum.
Cuma sabahı 62 yaşında hayata gözlerini yuman Christopher Hitchens, modern zamanların en heyecan verici düşünürlerinden biriydi. Kavgacıydı, polemikçiydi ama aynı zamanda bir bilgeydi.
Hayata Oxford mezunu bir Troçkist olarak başlamış, daha sonraki yıllarda önce sol sonra da sağcılarla bol bol vuruşarak düşünce dünyasında ideolojiler üstü bir moral üstünlük kazanmıştı. Hayatının ileriki yıllarında Washington’u mesken edinen yazar, antenlerini Amerika’nın sığ siyaseti çok daha ötesinde Orta Doğu’ya, Afrika’ya ve dünyaya haksızlığa uğrayan ya da ezilenlerin olduğu her köşeye uzattı.
Yazdı da yazdı; bizler de okuduk da okuduk. Şimdi o düşüncelerden, o muzipliklerden, o cesur çıkışlardan mahrumuz. Fakirleşmek değil mi bu?
Türk basını gırtlak kanserinden ölümünü ‘Ateist yazar öldü’ diye geçiştirdi. Doğru Hitchens yeminli bir ateist olarak son kitaplarından ‘Allah Büyük Değildir’ ile, hem ABD siyasetinde hegemonya kurmak için çabalayan aşırı sağ dini gruplarla, hem de dünyanın her yerinde din adına siyaset yapanlarla fena kapışmıştı.
Ama ateist olmanın çok daha ötesinde bir edebiyat ve düşünce adamıydı.
Yakın dostlarından yazar Ian McEwan, Hitchens’ın kanserle mücade ettiği Houston’daki odasına son ziyaretini anlatırken, ‘Hastanede kalan kimse onun kadar kolay değildir. Çiçek ya da üzüm salkımları değil, sohbet ve varlığınızı hissetmek istiyordu’ diyor. Ağrıya karşı yapılan morfin iğneleri arasında ayık geçen anlarda Philip Larkin’in şiirlerini yüksek sesle okuyuşlarını, siyaset ve edebiyat sohbetlerini anlatıyor. 3 gün boyunca Slovak edebiyatından, Chesterton’un Katolik inancından, Thomas Mann’den, Almanya’nın birinci dünya savaşı öncesi Türkiye’ye yönelik siyasetinden, Manhattan’ın eski halinden, ondan-bundan konuşuyorlar. Hitchens, ayrılırken ünlü yazarın valizinin ucunda gördüğüPeter Ackroyd’un ‘London Under’ isimli kitabına el koyuyor. Hafif, diye, bitap bir halde ölümü bekleyen kolları ağrımadan kitabı kaldırıp okuyabilir diye.
Kavgacıydı Hitchens. Örneğin bütün dünya ‘Rahibe Theresa’çılgınlığıyla kasıp kavrulurken gidip Kalküta’da Nobel ödüllü rahibenin aslında etrafındaki insanlara ne kadar zalim davrandığını anlatan bomba gibi bir biyografi yazdı. İran’da mollalar Şeytan Ayetleri’nden sonra Salman Rüştü’ye ölüm fetvası verdiğinde, diğer Batılı aydınlar gibi mırın kırın etmektense dostunun yanında durup İran’a kafa tuttu. Saddam’a karşı Irak savaşını ‘liberal müdahalecilik’perspektifinden desteklediğinde kendisine o zamana kadar tapınan sol aydınlarla ikinci kopuşu yaşadı. (Ben de Orta Doğu’da zalimlere karşı sıradan insanların üstlendiği her türlü mücadeleyi destekledim. Dün Irak, Mısır, bugün Suriye’de olduğu gibi.)
En son okuduğum bir makalesinde, tüm dünyanın cilalı bir imaj olarak tanıdığı ABD Başkanı John F. Kennedy’nin aksi ve fiziken hastalıklı olduğunu anlatıyor, yıllar sonra açılan arşivlerden Kennedy’nin basur, bel spazmı, gençlik yıllarından kalma ‘bel soğukluğu’ gibi arazlar nedeniyle her gün avuç dolusu ilaç, ağrı kesici ve steroid aldığını belgeliyordu. Vay vay vay...
Ortak dostlarımızdan, Hitchens’ın karısı ve çocuklarıyla yaşadığı Washington evindeki bol içkili, bol sigaralı uzun yemekleri, masada uçuşan düşüncelerin heyecanını, yüksek sesle okunan şiirlerin tınısını yıllardır dinler dururum. Bol içki ve sigarayı, savunduğu düşünceler kadar önemsiyordu.
Hiç tanışmadık, ama yazdığı her makaleyi, her kitabı büyük bir iştahla okudum.
Yıllar önce, çok yıllar önce, Vanity Fair’de ABD’de idam cezasına çarptırılan 16 yaşında bir çocukla ilgili yazdığı makale, hafızamdan hiç silinmedi. Üniversitedeydim sanırım ve gazeteci olacağını biliyordum. O anda Hitchens benim için gazeteciliği tanımlamıştı. ‘O tanım ne?’ diye sormayın. Ortada zaten. (Ve şu anda Türkiye’de gazetecilik namına yapılan haysiyet cellatlığı ve polisçilikle alakası olmadığı kesin.)
Dönelim başlığa. Okyanus ötesi bir düşünürün ölümünden bize ne? Hitchens gibiler, bu gezegenin ortak vicdanı, aykırı sesi. Biz onları, onlar bizleri dert ettikçe dünyada demokrasi mücadelesi hız kazanıyor, her ülkede özgürlük, adalet derdi olan insanlar usul usul birbirine yaklaşıyorlar.
Çünkü şairin dediği gibi ‘Hiç kimse bir ada/ Kendi başına bir bütün değidir/Her insan Kıta’nın bir parçası/ Bütün’ün bir bölüğüdür.’
O zaman siz de sormayın ‘çanlar kimin için çalıyor?’ diye...
Nükleerde bağımsız komisyon
Uzun uçak yolculukları, biriktirip de bir türlü okuyamadığınız dergi, makale, raporlar için ideal zamandır. Bu yüzden Türkiye’nin önemli think-tank’lerinden EDAM’ın nükleer enerjiyle ilgili gülle gibi raporunu, Paris’e giderken uçakta yanıma aldım. EDAM Avrupa platformlarında ciddiye alınan, bağımsız ve AB konusunda başarılı bir karnesi olan bir kuruluş. O yüzden ‘Nükleer Enerjiye Girişte Türkiye Modeli’ konulu raporlarına en azından bir göz atmak istedim.
Aslında EDAM’ın kurucusu Sinan Ülgen ve bir grup akademisyen tarafından hazırlanan rapor, çok kritik bri konuda ‘göz atmanın’ da ötesinde bir ilgi hak ediyor.
Ne anladığımı özetleyeyim. Öncelikle Türkiye’nin bütün niyet ve iştahına rağmen nükleer enerji konusunda ne kadar hazırlıksız olduğunu, bu rapordan sonra bir kez daha gördüm.
Nükleer enerji konusunda ‘itiraz ’ var ama ciddi bir tartışma ortamı yok. Hükümet ilk santralı Ruslar’a verme niyetinde. Ancak Rusya’nın nükleer için verdiği fiyat ucuz, hatta tuhaf denecek kadar ucuz.
Doğal gazda Rusya’ya bağlı bir ülkenin bir de nükleer enerjide gidip aynı ülkeye göbekten bağlanmasının stratejik sakıncaları , şu zamana kadar çok yazıldı çizildi.
Ama bir de işin güvenlik boyutu var. Raporu yazanlar nükleer enerjinin risklerinden söz ederken ‘çevreci ’ bir refleksle ‘Aman bu işlerden uzak duralım’ demiyor. Ancak nükleerde risklerin ‘yönetilebilmesi’ için bir ‘güvenlik kültürü’ oluşturulmasından söz ediyor.
Japonya’nın bile nükleer enerjinin riskiyle ‘başa çıkamadığı’ bir ortamda Türkiye’de ‘güvenlik kültürü’ nasıl oluşur, bilemiyorum. Ancak EDAM’ın teklif ettiği, denetim ve regülasyon işini üstlenecek, hükümet ve kamudan bağımsız bir nükleer güvenlik komisyonu. Komisyonun hükümetten bağımsız olması, gerektiğinde hükümete ya da TAEK’e uyarı ve talepte bulunabilmesi çok önemli. İnşaat sürecinden işletimine kadar.
Bağımsız kurulların bile Kanun Hükmünde Kararname ile bağımsızlıklarının kısıtlandığı bir dönemde bu mümkün mü, bilmiyorum. Ama olmalı, olmalı.
BİR SAAT BİLE YAPAMAYAN ÜLKE BİZ MİYİZ?
Christopher Hitchens’e neden uzun uzadıya yer ayırdım? Bir saniyeliğine de olsa ‘O dedi, bu dedi’ haberlerinden başımızı kaldırıp, daha fazla reyting, daha büyük araba, daha geniş ev almak dışında kaygıları olan insanların varlığını hatırlamak için.
Şimdi dönemlim diğer cepheye. Dün gazetelerde Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın ‘Türkiye’den bir saat markası çıkmasını kafaya takmış durumdayım’ lafını okudum.
Kendisi de saat tutkunu olan ekonomi bakanının iyi niyetli olduğuna şüphem yok.
Ancak sayın bakana hatırlatmak isterim; saate gelene kadar, marka konferanslarıyla kafayı bozmuş memleketimizde ‘dünya markası’ olabilecek ne bir mimar, ne bir felsefeci, ne bir aydın, bir üniversite, ne de bir fizikçi var.
‘Dünya markası’ olan bir yazarımız var, onu da neredeyse döve döve kaçırdık.
‘Avrupa çöktü, biz yükseliyor’ haberlerini o yüzden temkinle karşılıyorum. Maalesef hızla büyüyen ekonomi, yükselen binalara rağmen, ‘düşünce üretmekte’ gerideyiz. Arkaik YÖK sistemi sayesinde üniversitelerde özgür düşünce yok. Üniversite dışında bile olduğu şüpheli. Ansiklopedilere giren, trend yaratan, teori üreten insanlarımız yok denecek kadar az.
Diyeceğim; saate gelene kadar..








Allah encamını hayra tebdil eylesin