SiyasetRSS
Tümü
08 Şubat 2010 - 00:14

Münih, ben ve 65 yaş üstü beyaz adamlar

Neredeyse 50 yıldır Batı’nın güvenlik mimarisinin şekillendiği Münih Güvenlik Konferansı’nda kimler yoktu ki! Kissenger, Holbrooke, Bildt, Rasmussen, Edelman ve tabii ki ’gri bürokratlar’

ıllardır methini duyarım, hiç müşerref olmamıştım. Sonunda bu yıl kısmet oldu. Bu hafta Münih Güvenlik Konferansı’na davetliydim.
Nedir bu konferans? Neredeyse 50 yıldır Batı dünyasının ‘güvenlik mimarisinin’ şekillendiği, 3 gün boyunca 300 kelli felli devlet adamı, asker ve liderin Münih’te ufak sayılabilecek bir otelde bir araya gelerek dünya meselelerini tartıştığı, arada özel görüşmeler yaptığı bir forum.
Ne kadar mı önemli Münih? Yıllar yılı Soğuk Savaş bu odalarda tartışıldı; ardından NATO’nun genişlemesi, Saddam Hüseyin konusunda Batı’nın tavrı, Irak savaşı ve İran meselesi. 

Mavi, kırmızı ve sarılar
Bir de ana seminer ve konferanslar etrafında yapılan sayısız özel görüşme var ki, ‘duvarlar konuşsa da anlatsa’ cinsinden. Örneğin Türkiye ve Ermenistan arasındaki yakınlaşma, geçen yıl Münih’teki ikili temaslarla başladı. Bu yıl da toplantıya katılan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, yoğun bir mekik diplomasisiyle İran ve Batı arasında arabuluculuk yapıyordu.
Almanlar, söylemeye bile gerek yok, bu organizasyonu mükemmele yakın bir hünerle götürüyor. Mavi kartlılar ‘katılımcı’, kırmızılar ‘güvenlik’, hiçbir yere alınmayan ‘sarılar’ medya ve aralarında benim gibi istediği her yere girip çıkabilen ‘gözlemciler.’
Konferansın açılışında, tepedeki locaya çıkıp aşağıdaki tabloya şöyle bir baktım. Aşağıda siyah takım elbise giymiş, kır saçlı, çoğunluğu 60 yaş üstü 300 adam vardı. Dünyayı yöneten beyaz adamlar! (Aralarında 3 -5 kadın, bu yılın sürpriz konuğu olan İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttaki, Çin Dışişleri Bakanı ve Suudi Arabistan’ın ‘derin’ abisi eski istihbarat şefi Prens Turki El-Faisal’ı saymazsak.)
Ben ne yaptım Münih’teki iki gün boyunca? Bir yandan panelleri dinledim, bir yandan odadan odaya, salondan salona geçip büyük beyaz adamlarla bol bol sohbet ettim. 



‘Beyaz adam’ yerli yerinde
Büyük beyaz adamlar doğal habitatlarında rahat ve mutluydular. Ben de onları ‘gözlemledim.’ Kâh yılların eskitemediği Münih’in mimarlarından Henry Kissinger’la kahve, kâh ABD’nin özel temsilcisi Richard Holbrooke’la uzun bir sohbet... İlerde İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt, sağımda NATO Genel Sekreteri Rasmussen. ‘Bak bu adam yakında X ülkesinin yeni başbakanı olabilir’ diye uzaktan işaret edilen isimlerle tanıştım, yıllar yılı kendi ülkelerinin gizli başkanı olan gri bürokratlarla bol bol konuştum. ABD’li senatörler John McCain ve Joe Lieberman’dan Afganistan ve Bosna meselelerini dinledim. Tanıdıklardan eski ABD Büyükelçisi Eric Edelman ve şu anki Dışişleri Bakan Yardımcısı Phil Gordon’u gördüm.
Ve şunu anladım: Soğuk Savaş bitti, küresel dengeler değişti, dünyada ABD’yi dengeleyen Hindistan, Çin ve Rusya gibi yeni güçler yükseliyor.
Ama büyük beyaz adamlar hâlâ yerli yerinde!

Hangi dört yıldızlı amiral Orhan Pamuk hayranı
Münih’te tanıdığım en ilginç insanlardan biri -sıkı durun- Avrupa Müttefik Güçler Komutanı Amiral James Stavridis. Pardon? Türkçesi NATO’nun başındaki amiral.
Stavridis, benim de aralarında bulunduğum “genç Avrupalı gözlemciler” grubuyla bir araya geldi. Askerlerin ciddi olanı, ahlaklı olanı çok var; ama entelektüel olanını görünce durup bir dinlemek lazım.
Stavridis, Afganistan ve Avrupa konusunda sohbetimizden sonra konuyu dönüp dolaştırıp internet ansiklopedisi olan Wikipedia’ya getirdi. Amerikalı amiral, “Bakın benim kuşağım için bilgi gizlenen bir şeydi. Simdi dünya değişti. Sizler bilginin gizlenince değil paylaşarak daha fazla güç verdiğini biliyorsunuz. Bizlerin de buna ayak uydurması lazım” dedi ve sonra “Mesela Facebook. Ben Facebook’tayım. Muhakkak beni orda bulun, arkadaş edinin. Facebook üzerinden dünyanın her yerinden yazan insanlara cevap yazmaya çalışıyorum. Endonezya’dan Finlandiya’ya kadar arkadaşlarım var”
“Facebook’ta bir general” konsepti beni ister istemez bizim generallerimizin ne kadar iletişime kapalı olduğuna, bırakın interneti yaşam alanlarında bile toplumla yeterince iletişim kuramamalarını düşündürdü.
Ama Stavridis beni şaşırtmaya devam etti. Konuştuğu gruba sevdiği kitaplardan oluşan bir okuma listesi dağıttı. İçinde hem Dostoyevski hem “Yıldız ve ay” kitabıyla Stephen Kinzer, hem Robert Kagan gibi stratejistler hem de Orhan Pamuk’tan “Kar” var.
Stavridis 1909’da Menemen’den ABD’ye göçen bir Rum ailenin çocuğu. “Ama Türkiye benim için hep özel bir yer” diyor. Orhan Pamuk’u gerçekten okuyup okumadığını soruyorum. “Hayranıyım. Bütün kitaplarını okudum” diyor.
İkinci şok: Orhan Pamuk okuyan dört yıldızlı general!
Bugünlerde askeri eleştirmek moda. Aynı kolaycılığa kaçmak istemiyorum. Zaten de kuşaklar boyu orduya hizmet vermiş bir ailenin ferdi olarak içim elvermiyor acımasızca vurmaya.
Ama ister istemez soruyorum: Kaç tane dört yıldızlı generalimiz Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un tüm eserlerini okudu?
İlker Başbuğ’un çok okuyan biri olduğunu biliyorum. Pamuk okumamışsa da eminim Stavridis’in listesindeki siyaset ve strateji kitaplarının çoğunu okumuştur.
Ancak maalesef tanıdığım kadarıyla generallerimiz arasında okumayan, dünyayı takip etmeyen, internetten gelen email zincirleri dışında doğru dürüst araştırma yapmayan çok isim var.
Bu önemli mi, diyeceksiniz... Önemli olan askerin iyi asker olması, düşmanla savaşması, tehditleri bertaraf etmesi değil mi?
Hayır. Askerlik onunla bitmiyor. Biri olmadan diğeri olmaz. 21’inci yüzyılda komutanlık yapmak için dünyaya açık olmak, trendleri okumak ve sorgulayıcı akılla “kalıp dışı” düşünebilmek şart.
TSK ve ülkemizdeki askeri eğitim sisteminin bu konuda eksikleri var. Maalesef son dönemde yaşanan sıkıntılar, biraz da bu anlamda dünyayı iyi okuyamamakla ilgili...

Davutoğlu ve Amerikalılar neden farklı konuşuyor?
Münih’in yıldızlarından biri, kuşkusuz Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu. Herkes onunla görüşmek istiyor, Davutoğlu da sabahtan akşama kadar durmaksızın ikili görüşmeler yapıyor.
Arada ekibini görünce “Bakan nerede?” diye soruyorum. Cevap genelde “Rasmussen’den çıktı şimdi Holbrooke’la konuşuyor” ya da “Sırplarla toplantımız var sonra Kouchner’e geçiyoruz” gibi bir maraton diplomasisi yanıtı oluyor. Bir ara “Bakan’ı öğlen yemek yemeye ikna etmeye çalışıyoruz” diyorlar. Birkaç saat sonra “Yemek nasıldı?” diye sorduğumda Dışişleri Sözcüsü Burak Özügergin  “Hâlâ öğlen yemeğine iknaya çalışıyoruz” diyor!
Ama kuşkusuz Davutoğlu’nun buradaki en önemli hedefi, İran’ı nükleer programı konusunda Batı’yla uzlaştırmak. Masada İran’ın uranyumunun Türkiye’de zenginleştirilmesi teklifi var. Batılılar, “İranlılar gerçekten nükleer programının barışçıl amaçlı olduğu konusunda ciddiyse bunu kabul etmeli” diyor. Türkiye de bastırıyor. İran hâlâ yanardöner cevaplar veriyor.
Dışişleri Bakanı Münih’te İran ve Amerikalılar arasında mekik diplomasisine devam ediyor. Ancak kafamı kurcalayan bir durum var. Bizim diplomatlar tamamen “bardağın yarısı dolu” havasında, İran’ı ikna edebileceklerine inanıyorlar.
Batılılar ise bu olayı neredeyse “zaman kaygı” gibi görüyor. İran’ın Türkiye ve Davutoğlu’nu kandırdığını, bu formülü kabul etme niyeti olmadığını söylüyorlar.
Aradaki algı farkı büyük. Muttaki Münih’te gece 11 oturumunda bir konuşma yapıyor. Bizim heyet, geçen yıla kıyasla daha yapıcı buluyor İran’ın laflarını. Konuştuğum Avrupa ve Amerikalılar ise Muttaki’yle ilgili “Niyetini belli etti. Hiç adım atmadı” diyorlar.
Bakan, aynı günde iki kez Muttaki, iki kez ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jim Jones’la görüşüyor. “Nasıl, bir uzlaşma zemini var mı?” diye sorduğumda muzip bir biçimde gülümsüyor. Aynı soruyu üst düzey Amerikalılara sorduğumda “Evet Davutoğlu bunu kişisel bir hedef yaptı. Ama İranlılar bize yeni bir pozisyon getirmiyor. Hep aynı şey geliyor önümüze. Ciddi değiller” cevabını alıyorum.
Kafam karışıyor: Bardağın yarısı dolu mu boş mu? Dışişleri Bakanı’nı yakalasam, neden bu iki algının birbirinden taban tabana zıt olduğunu soracağım.
Ancak Davutoğlu’nu ne zaman yakalasam, tam sohbete başlıyoruz, ya mühim bir lider ya da önemli bir ülkenin Dışişleri Bakanı “Sizinle önemli bir şey konuşmam lazım” veya “Size başbakanımdan bir mesajım var” diyerek koluna girip Bakan’ı kenara çekiyor.
Bu yüzden Bakan’a bir türlü soramıyorum: Siz neden iyimsersiniz İran konusunda, Batılılar neden ağız birliğiyle bunun zaman kaybı olduğunu söylüyor?

Reklamlar & Kişisel Ürünler

Yazarlarda Ara
Bul
Milliyet.com.tr HEP YANINIZDA
©Copyright 2010