SiyasetRSS
Tümü





Uludere faciası, Heron’a, Predator’a devredilen yeni “entegre” terörle mücadele konseptinin ilk vukuatı. Önlem alınmazsa, daha böyle çok trajediler yaşanabilir...   



Uludere faciasıyla ilgili söylenebilecek her şey, son günlerde yazıldı çizildi.     Meğerse biz, İstanbul’un şaşalı beş yıldızlı otellerinde düzenlenen uluslararası konferanslarda yabancı CEO’lara her gün “Siz bittiniz, biz geliyoruz”, “Avrupa çöküyor, Türkiye yükseliyor” diye nutuklar atarken, Türkiye’nin Doğu’sunda insanlar 100 TL için karda kışta dağları tepeleri aşarak kaçakçılık yapıyormuş!
Meğerse her Allah’ın günü okuduğumuz “Teröriste komutan şefkati”, “Polis genç çocukları dağa çıkmamaya ikna etti” haberlerine rağmen, binlerce insan karda kışta dağları tepeleri aşarak sarı-kırmızı-yeşil bayrak ve sloganlarla cenazelerini gömüyormuş!
Meğerse “Batı basınından bile özgür” denilen medya, bir tam gün boyunca 35 kişilik katliamı haber yapmaya cesaret edemeyecek kadar sindirilmiş!
Meğerse aylardır arkası kesilmeyen “Vay, Heron’dan istihbarat geldi hain subaylar harekete geçmedi”, “Vay, Predator koordinatları verdi, Genelkurmay bilginin üstüne yattı” haberleri sonucunda medya gazıyla oluşturulan “süper hızlandırılmış süper sivil” sistem de buraya kadarmış!
Meğerse bizzat “Sayın Obama’dan” istenen Reaper model silahlı Predatorleri satın almış olsak, 35 kişiyi hiç vakit kaybetmeden, gördüğümüz anda, çok daha “etkin” bir biçimde yok edebilirmişiz! 
Meğerse medyadaki yeni “dokunulmazların” ballandıra ballandıra övdüğü “entegre” terörle mücadele “konsepti” de 30 yıldır denenen o bildik “Vur vur, öldür öldür” stratejisinden pek farklı değilmiş!
Meğerse “Aman sakın Arap Baharı bizim buralara gelmesin” diye yapılan geniş kitlesel tutuklamalara rağmen, her geçen gün biraz daha Türkiye Cumhuriyeti’nden uzaklaştırdığımız insanlar, günü geldiğinde onbinler olup dağlara, sokaklara akabiliyormuş...


Suriye’de gözlemci komedisi ve Batı’nın zaman kazanma derdi




Biliyorsunuz Suriye’de, yanı başımızda, son 9 ayda 5000’e yakın insan öldürüldü; onbinler ise hala hapiste. Dünya, yarım asırdır sıkıyönetim ve Baas tarafından yönetilen ülkede akan kanı durdurmak için bir formül arayışına. Ama yavaştan, yavaştan.
Nasıl olduysa, “genç” diktatörü Beşar Esad, iki hafta önce Arap Birliği’nin “gözlemci heyeti” teklifini kabul etti.
Aslında bu zaman kazanmak için (muhtemelen İranlıların verdiği) bir taktikti. Gözlemciler, Birleşmiş Milletler değil de, AGİT ya da Avrupa Konseyi değil de, gerçekte ismi “Despotlar Birliği” olması gereken Arap Birliği’nden seçildi!
Önce masada, insan hakları kuruluşlarından 500 gözlemci, yabancı medyaya izin, tutukluların serbest bırakılması ve ordunun sokaklardan çekilmesi gibi maddeleri olan bir paket vardı. Türkiye de bunu destekledi.
Ama nasılsa pazarlık, pazarlık, pazarlık derken olay döndü dolaştı Arap Birliği’nin Suriye’ye 60 gözlemci göndermesiyle kaldı. Şimdi sıkı durun: onların da başına Sudan’da soykırımcı Ömer el-Beşir’in kankası, istihbaratçı bir general getirildi. Bu zat, zaten Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından Darfur’daki soykırımına izin vermekle eleştirilmişti. General Mustafa al-Dabi, geçen hafta Humus’a gidip bir gün önce 50 kişinin öldüğü mahalleye ayak basmadan “Burada rahatsız edici bir durum yok” açıklamasında bulundu. Aynı gün YouTube’da katliam görüntülerini izledik.
Bütün bunlar komedi gibi tabii.
Ama benim asıl merak ettiğim, istediğinde yumruğunu masaya vuran, Tahrir’de tacize uğrayan genç kadınlarla ilgili bile esip gürleyen ABD’nin bu komediye neden izin verdiği... Dün ne olup bittiğini öğrenmek için Suriye muhalefetinin çatı örgütü Suriye Ulusal Konseyi’nden Dr. Halid Hoca’yı aradım. Uzun yıllardır Türkiye’de yaşanan ve mükemmel Türkçe konuşan muhalif, dakika dakika ülkesinde yaşananları takip ediyor.
“Gözlemciler konusu tam anlamıyla Suriye rejiminin bir oyununa dönüştü” diyen Hoca şöyle devam etti: “Bu general bir pazarlık sonucu seçildi. Ancak olayların olduğu mahallelere gitmeyi reddediyor. Zaten yanında da Suriye istihbaratıyla dolaşıyor. Tutukluların çoğununun olduğu askeri kışlalara gitmiyor. Batı istediğinde Rıfat el-Hariri suikastını soruşturmak için tam yetkili bir müfettiş atamıştı. Kosova’ya ise 2000 kişilik bir gözlemci heyeti gitmişti...”
Suriyeliler, bu Arap Birliği komedisinin bir an önce son bulup dosyanın BM Güvenlik Konseyi’ne devredilmesini istiyor. Ancak o zaman Batı’nın Beşar’dan kurtulma konusunda ciddi olduğunu anlaşılacak. Ama o gün gelecek mi belli değil...
Hoca, son günlerde konuştuğum diğer Suriyeliler gibi son derece umutsuz: “Batı şu anda adım atmıyor, sadece izliyor. Çünkü henüz Esad’a bir alternatif bulunamadı. Moralsiziz. İnsanlar ölüyor. Artık diplomaside söylenecek söz de pek kalmadı...”



Oda Tv davasından manzaralar


Geçen hafta birkaç kez Oda Tv davasını izlemek için Çağlayan Adliyesine gittim.
Mühim gazetecilerimiz, köşe yazarlarımız, hatta
aydınlarımız neden merak edip birkaç saatliğine bile olsa bu davaya uğramıyor, anlamıyorum. Mahkemeye bakan emektar muhabirler ve bir iki gazeteci dışında gelen giden yok. Oysa ben ara ara davayı izlemiş olmaktan çok memnunum.
Çünkü bu, tereddütsüz Türkiye’nin en önemli davası. İddianame ortada; olan biteni hepimiz biliyoruz. Dava, sadece Nedim, Ahmet, Soner meselesi değil, doğrudan ifade özgürlüğünün sınırlarıyla ilgili. Sonunda karara bağlanacak olan da, bu memlekette “gazetecilik” mesleğini sürdürmenin mümkün olup olmadığı.  Bakın geçen haftadan notlarım şöyle:?
- Salon ufak, ancak erken gelip sabırlı olanlar için davayı izlemek mümkün.
- Sanıkların çoğu geçmişten tanışmıyor (Yalçın Küçük yönetiminde aynı silahlı terör örgütünde olmalarına rağmen!) ve bu salonda hissediliyor. Ahmet ve Nedim bir tarafta, Oda Tv’ciler diğer yanda. Hanefi Avcı ise herkesten uzak tek başına oturuyor. (Oysa hatırladığım kadarıyla iddianameye göre Avcı, “terör örgütünde” ya Nedim ya da Ahmet’ten talimat alıyor!)
- Ahmet Şık’ı gazeteciliğe ilk başladığım günden, Yeni Yüzyıl’dan tanırım. Sosyalisttir; mahkeme meselelerinde tecrübeli. Salonda en rahat o. Sık sık gülümsüyor. Biraz kilo mu almış acaba?
- Nedim ise bariz kilo vermiş. İlk duruşmaya kıyasla daha moralli gözüküyor. İçerde herkes durumun ne kadar absürd olduğunun da farkında.
- Bu hafta Soner Yalçın’ın savunması başarılıydı. Açıkçası hapisteki birinin araştırma yapma becerisini küçümsemişim. Ben Soner’den daha didaktik, hatta sloganvari bir savunma bekliyordum. Oysa o teknik bir savunma yaparak madde madde iddianamedeki iddiaları çürütmeyi seçti. Çelişkilere yoğunlaştı.
- Savunmadan aklımda kalan, “silahlı örgüt lideri” konumundaki Yalçın Küçük’le ne kadar az görüştüğü. İkisi de 2008’den beri dinleniyormuş. Ama son 3 yılda yaptığı 22 bin görüşmeden sadece 9’u Yalçın Küçük’leymiş. 3 defa cenaze sonrası yemeğe gitmişler.
- Davada sürekli Türkiye’nin en tanınmış gazetecilerinin isimleri geçiyor. Soner savunmasında günlük hayatta birçok gazeteci ve siyasetçiyle görüştüğünü, ama savcıların sadece belli bir grup gazetecilerin ismini klasörlere koyduğunu, hükümete yakın isimlerin elediğini iddia etti. Bir yerde “Örneğin ek klasörlerde Vecdi Gönül’le görüşmem var. Ama neden Faruk Çelik ya da Veysel Eroğlu ile tapelerim yok? Kim seçiyor?” dedi.
- Şunu yeni öğrendim; iddianamede suça kanıt gösterilen Oda TV haber ve yorumlarının bir kısmı, büyük gazetelerde çıkan köşe yazılarıymış. Oda TV, Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Akşam, hatta  Zaman yazarlarını alıntılamış. Soner Yeni Şafak ve Star’dan isimlerle de konuşmuş. Dedim ya kendileri mahkeme salonunda olmasa da Türkiye’nin bütün köşe yazarlarının ismi sık sık geçti. (O isimleri yer darlığından yazmıyorum. Bir kaç tanesini söylesem, onu yazıp bunu yazmazsam, mana çıkaranlar olabilir.)
- Mahkemede öğlen yemeği krizi yaşandı. Sanıklara Silivri’den gelen kumanyada sadece kuru ekmek verilmiş. Ben hakimin, “Aç karna savunma yapabilir misiniz? Kantin’den kek aldırayım mı?” önerisini son derece insani buldum. Daha sonra ailelerin getirdiği yemeklerden tatmalarına izin çıkmasını da. Böyle ufacık şeyler, özgürlüğü kısıtlanmış insanların hayatına o kadar önemli ki.
- Bu Perşembe Nedim ve Ahmet’in savunmaları var. Duyduğum kadarıyla Ahmet’inki kısa, Nedim’inki daha uzun olacakmış. Perşembe yine oradayız...

Reklamlar & Kişisel Ürünler

Yazarlarda Ara
Bul
Milliyet.com.tr HEP YANINIZDA
©Copyright 2012