SiyasetRSS
Tümü

Unutun artık o retro gözlükleriyle Sabih Kanadoğlu’nu, ürkütücü kostümüyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’yı.
Artık yargı deyince tüm gözler, ardından da tüm kameralar, iki isme doğruluyor. Biri güzel bir kadın; diğeri yakışıklı bir adam. İkisi de Yargıtay koridorlarında görmeye alışmadığınız ölçüde genç. İkisinin de özgüveni yüksek, seslerinin tınısına yavaş yavaş alışıyor ve bu durumdan hoşlanıyorlar.
Sözünü ettiklerim, “İktidar yargıyı ele geçirmek istiyor” diyen YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan ile Türkiye’de en liberal geçinenlere bile ayar veren, Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can. İşte Türkiye yargı reformu ve anayasa değişikliğini tartışırken, bilinmeyen yönleriyle iki zıt cephenin sözcüleri...

 

OSMAN CAN
Yargıyı eleştiren isim

Buluştuğumuzda, ilk dikkatimi çeken, cep telefonunun iPhone olması değil, ancak sürekli çalan o iPhone’u ısrarla kulaklıkla cevaplaması oldu. Mehmet Ali Birand dışında iPhone’u o beyaz kablolu kulaklığıyla kullanan başka birini tanımıyorum.
Anayasa Mahkemesi’nin genç raportörü Osman Can’la Ankara’da Filistin Caddesi’nde Kitchenette’de kahve içiyoruz.
Karşımdaki adam, henüz 42 yaşında olmasına karşın raportör olarak hem Anayasa Mahkemesi’nin en ağırlıklı davalarına bakıyor, hem de yargı camiasında yargıyı en yüksek sesle eleştiren isimlerin başında geliyor. Bilerek ve isteyerek, “Türkiye’de örtülü faşizm var” ya da “CHP orduyu milis gücü gibi görüyor” gibi “şok etkisi” yaratan kelimeler kullanıyor. YARSAV ve Yüksek Yargı’nın anayasa değişikliği gibi konularda takındığı tutuma o kadar kızgın ki, gidip Demokrat Yargı isimli alternatif bir meslek örgütü kurdu.
O zaman bu zamandır da  kanal kanal dolaşıp derdini anlatıyor. Çarpıcı cümleleriyle tam bir televizyon adamı. En son Habertürk’te Sabih Kanadoğlu ile çapraz ateş formatında, Kanadoğlu’nu önce Nazi Almanya’sında hukuk (Weimar cumhuriyeti doktora konusu), ardından da mevcut Anayasa’daki darbe izleri konusunda hırpaladı. Ancak bunu yaparken de bir ara o kadar saldırgandı ki, bir an televizyon ekranında “Konuşan, insan mı robot mu?” diye merak ettim.
Peki, kim Osman Can? İnsan mı, konuşan bir liberalizm robotu mu? Sağcı mı, solcu mu? Bir yanda devletin yargıçları telekulakla dinlemesini hoş gören, AKP’yi eleştirmekten çekinen bir Osman Can; diğer yanda, homoseksüel hakları ve siyasi meşruiyetten söz eden, muhafazakâr değil gerçek bir liberal gibi konuşan Osman Can...
Osman Can’la ilgili bilmeniz gereken en önemli şey, aslında bir “Almancı” olduğu. Sekiz çocuklu Doğulu bir ailenin en küçüğü. Iğdır’da doğmuş, Almanya’da büyümüş. Şu aralar tamamen Türkiye odaklı yaşasa da, içindeki “ne oralı ne buralı” duygusunu gizlemiyor. “Oraya gidince, oh ne güzel diyorum ama bir zaman sonra burayı arıyorum.”
Sendikacı bir aile. Babası, emekli olduktan sonra Ankara’ya taşınıyor. Eryaman’da ufak bir ev alıyor ve orada yavaş yavaş Kuran okumaya, dini tanımaya, sosyal demokratlığını muhafazakârlıkla bezemeye başlıyor. Osman Can ailenin medar-ı iftiharı.  Gerçek hayatta televizyonda göründüğünden daha sempatik.
Özgüveni o kadar yüksek ki, kendisine yöneltilen “Ak partili” hatta “Fethullahçı” gibi ithamlara gülüp geçiyor. Ak Partili değil ancak şu anda Ak Partililerin hayranlıkla dinlediği bir numaralı isim. Fethullahçı değil ancak üniversite yıllarında cemaat yurtlarında kalmışlığı var. “Ama o zaman bile walkman’imde Duran Duran dinlerdim. Sonra bana göre olmadığını düşündüm ve kendi yolumu çizdim” diyor.
Türkiye’de herkesin sistemden şu ya da bu şekilde şikâyeti var; ancak genç raportörün gördüğü Türkiye tablosu, fazla karanlık, bence fazla 1980’ler kokan bir Türkiye: “Antidemokratik bir darbe sistemi üzerinde tartışıyoruz. Parlamento devlet aygıtına hâkim değil. Örtülü faşizm durumu. Hiçbir şekilde parlamenter müdahaleye izin verilmiyor.”
Can’a göre, her şeyden önce yargı demokratikleştirilmeli, yani mevcut “statükocu” yapı topyekûn değişmeli. Bu olmadıkça geçirilen hiçbir reform paketinin, hiçbir özgürlüğün tutunamayacağını düşünüyor.
“Peki bu anayasa değişikliği daha uzlaşmacı bir üslupla yapılamaz mıydı?” diyorum, Baykal’ın yargıyla ilgili maddeleri ayırıp kalanları elbirliğiyle geçirme teklifini hatırlatıyorum. “Tartışmanın özünde yargı var. Yargıya ilişkin bir konuda Türkiye’de uzlaşma olmaz” diyor.
Bunun için de yargıya “demokratik meşruiyet” getirilmesine, yani seçilmiş parlamento ve yönetimin söz sahibi olması gerektiğine inanıyor. “Egemenlik halka aittir. Yargı yetkisi de bir egemenlik kullanımıdır” diyor.
“Peki, ya ‘sivil dikta’ tartışmaları? Seçilmişlerin her şeye egemen oldukları noktada, özgürlükleri bir bir azaltabilecekleri bir güce erişebilecekleri korkusu?”
Anayasa raportörü, neyse ki bu soruları manasız bulmuyor. Tam tersine, “Bunlar meşru korkular,” diye söze başlıyor. “Ama bu korkular nedeniyle haklı olmayan bir yapıyı muhafaza edemeyiz. Ben de rahatsız oluyorum. Ama entelektüelin kaderi bu. Toplumun çiğliği, örneğin eşcinsellik konusunda problem çıkarabilir. Ama demokraside sorun çıkar diye askeri rejimi mi tercih edeceğiz. Biliyorum ki ordu demokratik kontrol altına alınsa, yargı çeşitlendirilse, ben yine azınlık kalacağım bu toplumda. Ama mevcut durumdan daha kötü olmaz. Buna zaten toplum da izin vermez.”
“Peki, gerçekten Ak Parti’ye güveniyor musunuz, ya da topluma diyelim?”, diye soruyorum:
“AKP yeknesak değil; şemsiye bir parti. Toplumsal eksenle çatışan bir politika güderse çözülür. Ben topluma güveniyorum” diyor.

 

EMİNE ÜLKER TARHAN
Bir sosyal demokrat

Yargıtay yemekhanesindeyiz. Buranın bir imtiyazlar kulübü, yargıçların da kurulu düzeni temsil eden güç odakları olduğunu düşünüyorsanız, önce mönüyü anlatayım: Yoğurt çorbası, bulgur ve yağ içinde yüzen birkaç patlıcandan oluşan bir sebze yemeği. Zaman tüneli. Bomboş kafeteryada sadece Türk kahvesi var; çay yok.
İşte bu kasvetli binada YARSAV’ın yeni başkanı Emine Ülker Tarhan odaya girince bir anda dikkat çekiyor. Şen şakrak, yüksek sesle konuşan bir kadın olduğu için değil. Tam tersine, kısık sesli, hatta neredeyse kırılgan bir edası var. Kullandığı koyu kırmızı ruj dışında gösterişli hiçbir yanı yok. Elleri ojeli değil, üzerindeki takım elbise “Aman fazla gösterişli olmasın” diye seçilmiş o sabah gardıroptan. Ancak bu uzun boylu güzel kadında garip bir karizma var...
“Bu anayasa değişiklik paketi yargıyı ele geçirmeye yönelik. Tam bir kuşatma” diyor.
Yargıtay yemekhanesinde bizim dışımızda bir masa daha var. Bir ara masamıza merhaba demek için 40’lı yaşlarda, uzun boylu bir bey uğruyor. Emine Hanım’ın Yargıtay hâkimi olan kocasıyla böylece tanışmış oluyorum.
Sohbet sırasında bir an durup, “Çocuğunuz var mı?” diye soruyor ve annelikten söz etmeye başlıyoruz. 47 yaşındaki Tarhan, kocasıyla hukuk fakültesinin birinci sınıfında tanışmış, bir hafta sonra evlenme teklifini kabul etmiş. Üçüncü sınıfa geçtiğinde, şu anda Avrupa Birliği mastırı yapan kızı Tuğçe kucağındaymış. (Çiftin bir de lise çağında oğlu var.)
Aslında Demokrat Partili bir aileden geliyor. Ancak konuşurken “emekçi kadınlardan”, “tüketim toplumundan” söz ediyor. Feminist jargon kullanıyor. Kısaca, Çankaya’da kolay rastlayacağınız bir sosyal demokrat...  Zır zır çalan cep telefonunda belli ki, çocuklarının hayatlarıyla yakından ilgili. “Nasıl yetişiyorsunuz?” diyorum. Tetkik hâkimi olarak haftada 50 dosya sunması gerekiyor. Bunun üzerine iki çocuk ve koskoca bir hukuk mücadelesi var. “Geceleri 3-4 saat uyuyabiliyorum” diyor.
Emine Tarhan’a göre hükümetin masaya koyduğu anayasa paketi, yargıyı yürütmenin denetimine sokmayı amaçlıyor. “Yargı reformu konusunda bizim de görüşlerimiz, hazırlıklarımız var; ancak bize hiç sorulmadı” diyor.
Tarhan, Birkaç ay önce iktidarla bitmek tükenmek bilmeyen bir kavga sonrasında kenara çekilen Emin Ağaoğlu’nun yerine YARSAV Başkanı seçildiğinde, kimse adını bilmiyordu. Kadın olduğu için Ağaoğlu’ndan daha yumuşak bir profil çizeceği varsayıldı.
Ancak son haftalarda anayasa paketine koyduğu muhalefet, parlamento turları ve açıklamaları, bu yumuşak görüntülü kadının en az selefi kadar sıkı bir muhalif olacağını gösterdi.
Başbakan’ın “Çok istiyorlarsa cübbelerini çıkarıp siyasete girsinler” sözünü soruyorum. “Ben nasıl cevap verebilirim bu üsluba. Hiç bilmediğim bir üslup bu” diyor.  Ancak sözünü sakınan bir kadın değil. Konuştukça açılıyor. Yargıçların dinlenmesinden, sistemli saldırılardan şikâyet ediyor.
“Dinlemeler sonucunda bir veri bankası oluşturuluyor. Demokrasilerde meşru iktidarların böyle bir veri bankasına ihtiyacı olabilir mi? Bazı meslektaşlarımız vahşice taciz edildi” diyor.
Peki, Emine Hanım, yargı statükocu mu? 
“‘Yargıda pek çok şey değiştirilmeli. Yargının içtihatlara, iktidara medyaya karşı bağımsız olması lazım. Yargının yeniden yapılandırılması şart. Ancak amaç bağımsızlık olmalı. Şu anda yarı bağımlı bir yargı var” diyor ve orada duruyor.
Ama bırakmıyorum. 301’inci madde ve bölücülük başlığı altında açılan davaları hatırlatıyorum.
Yasama 301’i neden kaldırmıyor? Bu kadar ileriyseler neden bu konularda değişiklik yapmıyorlar? Yargının görevi mevcut normları uygulamak. Bunu aşma yetkisi yok. Aşmasını istiyorsanız bir alan yaratmanız lazım. Ama bizlere o alan yaratılmadı. Gösterilecek adres yasama...”
“Parti devletine doğru gidiyoruz” diyor, “Karanlık bir dönem yaratılıyor. Yargıyla bu kadar oynanmaz.”
Cep telefonu durmuyor. Röportaj isteyenler, binada onu bulmaya çalışan arkadaşlar. Ufak pembe cep telefonunda Volkswagen fotoğrafı var. Öğreniyorum ki Volkswagen tutkunu, hafta sonları Volkswagen kulübü turlarına katılıyor bazen.
“Ben de daha özgürlükçü bir ülkede yaşamak istiyorum. Bu işi üniversitelerle, meslek örgütleriyle, sivil toplumla uzlaşarak yapalım. Hâlâ çok geç değil. Biz mücadele edeceğiz” diyor.

Reklamlar & Kişisel Ürünler

Yazarlarda Ara
Bul
Milliyet.com.tr HEP YANINIZDA
©Copyright 2010